Anadolu’da Görülen Önemli Salgın Hastalıklar

Osmanlı Devleti’nin son yıllarında bilhassa savaşlar sebebiyle yoksulluk ve gayr-ı sıhhî durum söz mevzusuydu. Bu husus üstüne Türkiye’ye gelen ve Türkiye’de kalan yabancılar da dikkat çekmiştir.

Alman Ernst J. Christoffel, cenk öncesindeki durum üstüne fena yönetimden, vergilerin yüksekliğinden, çiftçilerin baskı altında tutulmasından ve ulaşımın yetersizliğinden meydana gelen açlık ve sefaletin mevcut olduğundan bahseder. Christoffel, 1909 senesinde Malatya’ya ulaştığında burada da açlık olduğundan ve tüm Asya Türkiye’sini bulaşıcı hastalıkların sardığını ifade eder.

Christoffel, Anadolu’da yaşananlara ilişkin olarak, “Günlerimiz Tifüs, Dizanteri, Siyah çiçek hastalığı ve frengi hastalıklarıyla savaşım etmekle geçiyor. Mezopotamya ve sahil şehirlerinde koleradan dolayı insanların öldüğü işitilmekteydi.” demektedir. Gene aynı yazar 1916 yılının yazları Anadolu’da bulaşıcı hastalıkların yine ortaya çıktığını ve bunların birçok insanoğlunun ölümüne yol açtığını belirtir.

Özetlemek gerekirse Mevzu Başlıkları

Anadolu’da Görülen Salgın Hastalıklar

XIX. yüzyılın ikinci yarısından itibaren, imparatorluktan kopan bölgelerden Anadolu’ya yönelik göçlerin başlamasıyla beraber bulaşıcı ve salgın hastalıklarda yoğun bir artış olduğu gözlenmektedir. Nitekim göçmenlerin yoğun olarak geldiği Rusya’da veba, tifüs, kolera, frengi, dizanteri; Lehistan tarafında tifüs; Galiçya bölgesinde gene frengi oldukça yaygındı.

Birinci Dünya Savaşı yıllarında Rusya’daki bulaşıcı hastalıklar göçmenlere, Galiçya bölgesindeki frengi hastalığı cepheden dönen Osmanlı askerleriyle; Hicaz’daki kolera, Mısır ve Beyrut bölgesindeki veba ve İspanyol nezlesi de hacılarla, esirlerle ve deniz yöntemiyle Anadolu’ya taşınmıştır. Böylece dışarıdan taşınan bulaşıcı hastalıklarla beraber Anadolu’da şartların ağır olması ve yeterince ehemmiyet verilmemiş temizlik, beslenme, fena hijyenik durum, bulaşıcı ve salgın hastalıkların yayılmasına mühim derecede katkıda bulunmuştur.

Bu ortamda başlamış olan Birinci Dünya Savaşı yıllarında gerek Anadolu’da gerekse çevre coğrafyada veba, tifüs, verem, kolera, humma-i racia, dizanteri şeklinde salgın hastalıkların yaygın oldukları görülmüştür. Aşağıda Anadolu coğrafyası üstünde ortaya çıkan bazı salgın hastalıklar üstüne kısa bilgiler verilecektir.

Anadolu’da Görülen Tifüs Salgını

Tifüs hastalığı Anadolu insanı ve askeri için 1870’li yıllardan sonrasında hem acı çektiren hem ölüme götürmüş olan en büyük faktörlerden biri olmuştur. Bu hastalık üstüne Erzurum Konsolosu 1877 yılını da hatırlatarak 1915 yılı için Erzurum’da lekeli tifüsün fazlaca yaygın bulunduğunu ve her gün ortalama 200 kişinin öldüğünü ifade etmektedir.

Hastalığın yalnız Erzurum ve Doğu Anadolu ile sınırı olan kalmadığı, Karadeniz ve Ege bölgesinde de görüldüğü Almanlar tarafınca yazılmıştır. Trabzon’a Erzurum’dan hasta askerlerin getirildiğini, bu sebeple hastalığın yaygınlaştığını ve şehirdeki tüm hastahanelerde lekeli tifüs hastalarının bulunmuş olduğu ifade edilmektedir. Burada vazife meydana getiren bazı tabip ve hemşirelerin de hastalanarak öldüğü belirtilmektedir. Hastalığın boyutunun fazlaca yükseldiği ve bundan dolayı 900 ile 1000 askerden günlük 30 ile 50 içinde ölüm vakası olduğu ve hastalığın sivil halka da bulaşmasından korkulmuş olduğu yazılmaktadır.

Alman Kaynaklarında Anadolu’daki Tifüs Salgını

Alman Konsolosu Bergfeld 6 Nisan 1916 tarihindeki raporunda ise valinin çabasıyla lekeli tifüsten hastalananların sayısında ciddi azalmanın görüldüğünü fakat Trabzon, Erzurum, Erzincan yollarında salgın hastalığın hâlâ yaygın bulunduğunu belirtmektedir. Samsun konsolos vekilinin haberine bakılırsa orada başlamış olan tifüs salgınının fazlaca yayılmadığı görülmektedir. Öteki Karadeniz şehri olan Samsun’da da durumun fazlaca değişik olmadığı, gene Almanların verdiği bilgilerden anlaşılmaktadır. Bu durum karşısında tedbirler alınmış ve İstanbul’dan aşı maddesi getirilerek sıhhat görevlilerince aşılama yapılmıştır. Alınan tedbirler ve aşılama yardımıyla hastalığın yaygınlaşması önlenmiştir. Buna karşın kent haricinde kurulan merkeze sevk edilen 60 hastanın 15 tanesi ölmüştür.

Alman kaynaklarıyla beraber Türk kaynakları da aynı tifüs vahametini gözler önüne sermektedir. 1877-1878 Osmanlı – Rus Savaşı esnasında her iki orduda ortaya çıkan tifüs salgını 40.000 askerin ölümüne niçin olmuştur. Balkan Harbinde Türk ordusuna büyük kayıplar verdiren tifüsle meydana getirilen etkili mücadelede başarıya ulaşmış olunmuş fakat derhal arkasından başlamış olan I. Dünya Savaşı Sarıkamış Muharebesinde askerler içinde salgın hale gelen tifüs, büyük bir tahribat ve kitle ölümlerine yol açmakla kalmamış, memleketin içlerine kadar yayılmıştır. Nitekim İstanbul’da Ayastefanos ve Makriköy şeklinde çeşitli yerlerde ortaya çıkan tifonun askerlerimize sirayet etmemesi için askerlerimizin bu merkezlerden uzak çadırlarda bulundurulmaları sonucu alınmıştır.

Ordu Kaynaklarında Anadolu’daki Tifüs Salgını

3.Ordu istatistiklerine bakılırsa lekeli tifo (tifüs) hastalığına 1915 Mart ayından 1918 Eylül ayına kadar 19.619 şahıs yakalanmış ve bunlardan 7.310 şahıs yaşamını yitirmiştir. Bir başka kaynakta, dört senelik cenk esnasında 3. Ordu’da tifüsten 93.000 kişinin hastalanılmış olduğu, bunlardan 26.322’sinin yaşamını kaybetmiş olduğu belirtilmektedir. 1914-1915 kışında en yaygın halini alan tifüs, 1917 başından sonrasında dezenfeksiyon gereçlerinin çoğalması ile mühim seviyede azalmıştır. Kasper Blond da “Anadolu`da binlerce askerin tifüs hastalığından öldüğünü gördüm” demektedir. Scheele de 1916 yılının Temmuz ayında görevli olarak Çanakkale’de bulunmuş olduğu esnada Goeben’de malerya ve tifüs hastalıklarının görüldüğünü ifade etmektedir.

7 Şubat 1917 tarihinden 20 Şubat 1917 evveliyatına kadar İstanbul vilayeti dahilinde tifüs hastalığına 182 şahıs yakalanmış ve bunlardan 21’i ile humma-i tifo hastalığına yakalanan 27 kişiden biri vefat etmiştir. 20 Şubat 1917’den 12 Mart 1917 evveliyatına kadar gene tifüs hastalığına 99 şahıs yakalanmış ve bu hastalardan altısı vefat etmiştir. Aynı dönemde humma-i tifo hastalığına 5 şahıs yakalanmış ve bunlardan biri vefat etmiştir.

İstanbul’da göçler, asker terhisleri, tebhiriye araçlarının yokluğu, susuzluk vs. şeklinde nedenlerle yaygınlaşan lekeli tifüse karşı Birinci Dünya Savaşı ve Mütareke döneminde etkin önlemler alınmaya çalışılmıştır. Aşılama kampanyalarının yanı sıra toplu halde yaşayan yangınzedeler ve göçmenler, ücretsiz bir şekilde hamamlara sevk edilmiş ve fennî temizliğe tâbi tutulmuşlardır. Osmanlı ülkesinin herhangi bir bölgesinde tifo vukuatı meydana gelirse orası Meclis-i Vükela sonucu ile tifo mıntıkası addolunur ve bu andan itibaren tüm halka tifo aşısı uygulamalı mecburidir.

Anadolu’da Görülen Sıtma Salgını

Balkan Savaşları esnasında Osmanlı Devleti’nin mühim bir kısmı sıtmadan perişan durumdaydı. Nüfusumuzun nerede ise dörtte üçü sıtmadan kıvranırken I. Dünya Savaşının çıkması, durumun ciddiyetini arttırdı.

Orduda alınan önlemlere karşın sıtmanın yaygınlaşması önlenemedi. Dört yıl içinde Osmanlı ordusunda 412.000 er sıtmaya yakalandı. Bunların 20.000’i öldü. Askerlerimizin bir kısmı de taşıyıcı olarak geri döndü. Bilhassa Hicaz, Irak ve öteki sıcak bölgelerden dönen askerlerimiz sıtmanın yayılmasına niçin olmuşlardır. Nitekim 25 Şubat 1918’de Sıhhîye Müdiri Umumi Vekili Adnan Bey Meclisi Mebusanda yapmış olduğu konuşmasında, “Memlekette frengiden daha önemli bir hastalık sıtmadır” diyor.

Sıtma ile mücadelede orduda alınan önlemlerin yanında 1917’de kinin tedariki ve ucuza satılması hakkında bir kanun çıkarıldı. Fakat bu da sıtmanın daha da yaygın bir hal almasına engel olamadı. Çanakkale bölgesinde, bilhassa Kumkale’nin doğusunda ve daha güneyde Menderes çayının oluşturduğu bataklık ve başka yerlerdeki durgun sular sebebiyle bölgede mevcud sıtma hastalığı, yöre halkında ve askerlerde sık sık görülmekteydi. Sıtma hastalığını önlemek için temizliğe ehemmiyet verilerek askerlerin giysileri etüv yada sahra fırınlarından geçirilmesi24 şeklinde tedbirler alınmaktaydı.

Anadolu’da Görülen Kolera Salgını

Osmanlı Ülkesinde son yıllarda etkili olan hastalıklardan biride koleradır. Alman belgeleri, Anadolu’nun birçok yöresinde kolera hastalığının değişik zamanlarda ortaya çıktığını göstermektedir.

İzmir’de 11-17 Eylül 1911 tarihlerinde 50 kolera vakası ortaya çıkmış, hastalardan 30 tanesinin öldüğünü resmi makamlar bildirmiştir. Osmaniye ve çevresinde de Bağdat demiryolu işçileri içinde ve çevrede kolera hastalığının ortaya çıkmış olduğu, demiryolu şirketi yöneticileri tarafınca bildirilmektedir.

Kolera hastalığının Halep’te devam ettiğini Alman konsolosu Rössler, 8 haziran 1912 tarihindeki raporunda özetlemek gerekirse belirtir. Alman konsolosu Humbert, 6 Ağustos 1913 tarihindeki yazısında İzmir’de koleranın çoğaldığını yazıyor. Trabzon Alman Konsolosu Bergfeld de 17 Aralık 1913 ve 12 Ocak 1914 tarihindeki yazılarında Trabzon’da kolera vakıasının bulunduğunu yazıyor. Gene Berlin’deki Bundesarchiv’de Reichsamt des Innern II. Die Mitteilungen über das Auftreten und den jeweiligen Stand der Cholera in der Türkei, Vom 1. Januar 1913 Bis Januar 1919, Band. 10 adlı dosyada 1913’ten 1919’a kadar Türkiye’de ortaya çıkan kolera hastalığıyla ilgili malumatlar bulunmaktadır. Bu dosyadaki belgelere bakılırsa Osmanlı topraklarında 1913 yılından itibaren asker ve sivil halkta ara sıra kolera vakaları görülmüştür.

Alman Kaynaklarında Anadolu’da Kolera Salgını

Alman Christofell, 1912 senesinde Almanya’da bulunmuş olduğu esnada gazetelerden Mezopotamya’da kolera hastalığının ortaya çıktığını ve bilhassa Bağdat’ta ölüm vakalarına rastlandığını, sıcaklardan dolayı hastalığın yayıldığını, Malatya’da bulunan kız kardeşinin, hastalığın kuzeye doğru ilerlediğini bildirdiğini ve Musul üstünden Diyarbakır’a ulaştığını ifade eder.

Anadolu’da vazife meydana getiren Alman askerleri içinde görülen ilk hastalık da kolera olmuştur. Bu vakaya Mayıs 1916’da İzmir’den İstanbul’a dönen bir Alman subayında rastlanılmıştır. Aynı günlerde Alman Büyükelçiliği de Samsun’da son günlerde Asya kolerasının ortaya çıktığını yazmaktadır. Bir başka belgede de Samsun’da tekrardan salgın hastalığın mevcut olduğu ve bunun Ruslardan kaçanların getirmiş olduğu belirtilmektedir.

Kolera’nın Tüm Anadolu’ya Yayılması

Otto Kessler, yaşanmış olan gelişmelere ilişkin olarak gözlemlerini şu şekilde ifade etmektedir: “Anadolu’nun içlerinde ve Irak`ta ortaya çıkan kolera hastalığına karşı bölgede bulunan Almanlar tarafınca mücadeleye başlandı ve bu hastalığın yayılması, dolayısıyla askerlere bulaşması önlenmeye çalışıldı. Bir tek kolera değil öteki salgın hastalıklarla da imkanlar dahilinde savaşım edilmiştir. Ek olarak en mühim hijyenik emek harcamalar demiryollarında yapılmıştır”.

Alınan tüm tedbirlere karşın salgınların önü alınamıyordu. Havaların ısınmasıyla beraber neredeyse tüm Osmanlı coğrafyasında kolera vakaları ortaya çıkmaya başlamıştı. Bundan dolayı demiryolu personeline süratli bir halde aşı yapılmış oldu. Ayrıca Alman lokomotif şoförleri hizmete başlamıştı. Bunların bir tanesi hastalığa yakalandı ve bir kaç gün içinde tifüs hastalığından öldü. Böylece bu ölüm I. Dünya Savaşı’nın ilk Alman kurbanını Konya’da ortaya çıkardı. Gene, Ankara-Erzurum demiryolu hattı inşaatında çalışan İtalyan işçilerden bazılarının hastalığa yakalandıklarını görüyoruz. Nitekim Ankara’da Ranci Marur, Sivas’ta Roberto Kantani, Şarkışla’da Aleksandr Sarnari, Gümrük’te Ernan Saçni ve Polniya, Kırşehir’de Riyanos Bavlokalci adlı işçilerin salgın hastalıklara yakalanarak öldükleri görülmektedir.

1905-1917 yılları aralığında memleketimize gelen Rus hacılarıyla kolera İstanbul’a kadar yayılmış, bu sıralarda Şehremini olan Dr. Cemil Topuzlu’nun çalışmalarıyla önlenebilmiştir. 1910 senesinde şiddetli salgın sebebiyle Demirkapı, Nuhkuyusu, Şişli ve Yenibahçe’de her biri 24 yataklı 4 pavyon inşa edilmiştir. Bunun haricinde tedbir olarak koleralı yerlerden gelecek olan asker kafilelerinin on gün karantinaya doğal olarak tutulmaları ve tren vagonlarının koleraya karşı kaynar su ile yıkanmayıp dezenfekte ile iktifa edilmesi kararlaştırılmıştır.

I. Dünya Savaşı esnasında ordumuzda kolera aşısı uygulanmıştır. Nitekim Sıhhîye Müdiri Umumi Vekili Adnan Bey Meclisi-i Mebusan’da yapmış olduğu konuşmasında 5 Mart 1917 zamanı itibari ile memleketin hiçbir tarafında kolera görülmediğini anlatmaktadır. 1916 senesinde Akkâ, Beyrut ve Şam’da, 1918 senesinde Mısır’da kolera salgınları görülmüş, bu tarihten sonrasında da ortadan yok olmuştur.

Anadolu’da Görülen Frengi Salgını

Osmanlı ülkesinde öteki hastalıklarla beraber Frengi hastalığı da gerek halkı gerekse orduyu derinden etkilemiştir.

Nitekim 1883 senesinde ordumuzun reorganizasyonu için Almanya’dan getirilen Baron von der Goltz, pek fazlaca askerimizin frengili bulunduğunu tespit ederek frengiyle savaşım edilmesi icap ettiğini padişaha bildirmiştir. Bunun üstüne başvurulan Alman dermatologu Unna, Ernst von Düring’i önerir. 1889-1902 yıllarında Osmanlı Devleti’nde vazife meydana getiren Düring’e Tıbbiye’de Deri Hastalıkları ile Deri Dersi ve Polikliniği Profesörlüğü, Haydarpaşa Askeri Hastanesi Başhekim Yardımcılığı, Ankara ve Kastamonu İlleri Genel Sıhhat Müfettişliği görevleri verilir.

Dr. von Düring 16 tabip ve 2 eczacıdan oluşan bir ekiple Anadolu’yu at üstünde 14 kez taramış ve gittiği yerlerde hekimlere kurslar vermiştir. Onun önerisiyle Kastamonu, Bolu, Bartın, Düzce ve Cide’de yeni frengi hastaneleri yapılmasına karar verilmiştir. Bu emekleri sebebiyle Düring’e Mirmirânlık (sivil paşalık) rütbesi de verilmiştir.

Düring, Anadolu’da bulunmuş olduğu süre içindeki gözlemlerinden yola çıkarak yapmış olduğu değerlendirmesinde şu cümlelere yer vermektedir.

“Suriye, Fırat, Dicle havzası hariç Ufak Asya’da Osmanlı nüfusu 1844’den 1890 yılına kadar 12 milyondan 7 milyona düşmüştür. Bunun sebebi tüm Türkler için geçerli olan ağır askeri hizmet ve öteki taraftan Syphilis (frengi) hastalığıdır. Ek olarak İstanbul’dan Düzce’ye kadar olan seyahatimde, bölgede süratli bir nüfus düşüşünün olduğu dikkatimi çekmiştir. Zira bölgede bulunan fazlaca sayıdaki Türk mezarlıkları bunu teyit etmektedir. Bugün buralarda Tatar ve Çerkezler bulunmaktadır. Artık buralarda Türk kalmamıştır. Türk halkı tamamen ölmüş. Bir Çerkez muhtar bana kendi köyünün nüfus defterini gösterdi. Defterdeki kayıtlara bakılırsa 30 yıl ilkin 100 hanede toplam 500 insan yaşamaktaymış. Ertesi gün bu köyü ziyaret ettik. Köyde 3 hanede 7 kişinin kaldığını gördük ve evde bulunan yaşlı bir adam bizlere şu şekilde dedi: Tüm halk frengi hastalığından öldü, doğrusu syphilisten öldü”

Bunun sebebi Avrupalı bayanların Selanik, Edirne, İzmir, İskenderun ve Beyrut’ta yerleşmeye başlamasından beri frengi hastalığının yayılmaya başlamış olmasıydı. Bunlar Yahudi bayanlar ile, Fransız, İspanyol, İtalyan ve Yunan hanımefendileri idi. Polis kayıtlarına bakılırsa bu bayanların sayısı Pera ve Galata’da 5000, İzmir’de ise 2000 olarak bildirilmektedir. Frengi hastalığının Suriye, Kastomonu ve Sivas’ta ve hatta tüm Karadeniz sahili süresince yaygın olduğu ve bulaşıcı hal almış olduğu görülmektedir. Düring, Kastamonu vilayetinde halkın % 70-80’nin frengi bulunduğunu tespit etmiştir.

Gene İstanbul’a yakın bir bölge olan Çanakkale ve çevresinde de frengi hastalığı tesirini göstermiştir. Mesela, Biga Koza ve köyleriyle Çan Nahiyesi’nde frengi hastalığı yaygınlaşmıştır. Hükümet bu hastalığın yaygınlaşması üstüne Kale-i Sultaniye’de de “Kastamonu Vilayeti ve Bolu Sancağı Frengi Mücadelesi Teşkilat-i Sıhhîyesi Nizamnamesi”nin uygulanmasını kararlaştırmıştır.

Anadolu’da İspanyol Hastalığı Salgını

Frengi ve sıtmaya karşı alınan önlemlerde başarı sağlanmış olmasına karşın bölgede bir başka hastalık tesirini göstermeye adım atmıştır. O da İspanyol Hastalığıdır. Nitekim Çanakkale merkezi ile Ayvacık nahiyesinde İspanyol Hastalığı şiddetle hakim olup yedi gün zarfında mezkur hastalıktan 15 şahıs vefat etmiştir. Ernst Rodenwaldt ise Çanakkale’deki durum hakkında şu detayları aktarmaktadır. “Doktorların bildirdiğine bakılırsa Kilidbahir’de iç hastalıkları olan günlük 2500 kişiden 40 kişinin üstünde hasta ölüyordu. Burada sıhhî yüzbaşı olarak hizmet eden Yunanlı dost, haklı olarak ilk günlerde bana “Sıhhat olarak (bir tabip olarak elimizden gelen) yardım edebilecek hiçbir şeyimiz yok, ümitsizim.” diyordu. Rodenwaldt ek olarak, askerî hastahanelerde, askerlerle birliklerde fazlaca sayıda Osmanlı vatandaşı olan Yunan, Ermeni ve Yahudi bulunduğunu da ifade etmektedir.

Frengi hastalığı, bilhassa Romanya ve Galiçya’da bulunan ordularımızın geri dönüşleri esnasında oldukça yaygınlaşmıştır. Frengi ile savaşım edebilmek için 18 Ekim 1915 tarihinde “Emraz-ı Zühreviye’nin Men-i Sirayeti Hakkında Nizamname” yürürlüğe konmuştur. Ek olarak, frengi ile savaşım etmek amacıyla frenginin ne işe yaradığını ve iyi mi korunmak gerektiğine dair halka aydınlatıcı bildiriler dağıtılmıştır.

Frengi hastalığı ile savaşım esnasında fuhuş denetim altına alınmaya çalışılmış, hastalıkla ilgili dispanserler ve muayenehaneler açılmış, parasız muayene yapılmış ve ilaç dağıtılmıştır. Gene frengi ile savaşım için 1332 (1916) senesi Sıhhîye Müdüriyeti Umumiyesi bütçesine kinin tedariki için iki kez 50.000 liralık karşılık verilmesine dair kanun çıkarılmıştır. Bilhassa frengi ve öteki bazı hastalıklarla savaşım etmek için Kastamonu vilayeti ve Bolu Sancağı’nda kurulan on bir hastahaneye 400 000 kuruşluk ilave ödenek konulmuştur.

1917-1918 yıllarında İstanbul’da 2262 Hıristiyan, 3091 Müslüman hanım Şişli Emraz-ı Zühreviye Hastanesi’nde tedavi görmüştür.

Salgın Hastalıklar Meclis-i Mebusanda Tartışıldı

25 Şubat 1918’de Ertuğrul mebusu Şemsettin Bey, Meclisi Mebusanda yapmış olduğu konuşmasında, “Memlekette frengi hastalığı ve buna mümasil olan efrencî hastalıklar, her gün dâire-i dehşetini tevzî ediyor ve memleketin gençliği mütemadiyen bu müthiş düşman tarafınca kemiriliyor. Hastalık, hatta köylere kadar sirayet etmiş ve memleketin bir fazlaca noktasında bu yüzden bir fazlaca aileler sönmüş, geçmiştir. Bu sönme, mütemadiyen tevessü edip gidiyor.”  diyerek durumun vahametini ortaya koymuştur. Gene Osmanlı hükümeti, Düring örneğinde olduğu şeklinde bu tür salgın hastalıkların önünü alabilmek için yurt dışından gelen araştırma ve yardım taleplerini de geri çevirmemiştir. Nitekim İsveç Bahriye Nezareti tabiplerinden Hans David’in salgın hastalıklar hakkında araştırma yapmak suretiyle Türkiye’ye gelmesine ve kendisine gösterilecek yerlerde 6 hafta süresince çalışmasına izin verilmiştir.

Birinci Dünya Savaşı Yıllarında Salgın Hastalıklar

Birinci Dünya Savaşı yıllarında ülkenin derhal her yerinde veba, verem, tifüs (lekeli humma), kolera, humma-i râcia, kara humma, dizanteri, paratifüs, kuduz, frengi ve bel soğukluğu şeklinde birçok bulaşıcı hastalık yaygınlaşmaya başlayınca Babıâli, tüm vilayet ve sancaklarda bu hastalıklarla savaşım edebilmek için 1916 yılı bütçesinin Emraz-ı Sariye ve İstilâiyye Tertibi’ne 3.000.000 kuruş, 1.500.000 kuruş ve 5.000.000 kuruş olmak suretiyle üç defada toplam 9.500.000 kuruşluk ek tahsîsât koymuştu.

Birinci Dünya Savaşı döneminde bulaşıcı hastalıkların en yoğun olarak görüldüğü şehirlerin başlangıcında başkent İstanbul geliyordu. İstanbul, işlek ve dünyanın birçok limanlarına mensup gemilerin uğrak yeri olması sebebiyle salgın hastalıklara her an maruz kalma ihtimalini arttırıyordu. Zira I. Dünya Savaşı öncesi ve cenk döneminde, İstanbul’un birçok semtinde bulaşıcı hastalığa rastlanmıştır.

Mesela, Kartal, Tuzla, Yakacık, Soğanlık, Maltepe, Ayastefanos ve Bakırköy bölgelerinde, tifo, kolera ve çiçek hastalığına yoğun şekilde rastlanmıştır. Bu bölgelerde önlem amacıyla aşı uygulaması yapılmış ve hastalığın askerî birliklere sirayet etmemesi için askerler daha uzak bölgelere yerleştirilmişlerdir.

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir