Atatürk Dönemi Türk Dış Politikası

Mustafa Kemal Atatürk Süreci Türk Dış Politikası‘nın ilk safhası olan 1923-1932 sürecinin temelini, Türk inkılâbının temel prensipleri ve Türk millî politika anlayışına uygun olarak Lozan’da çözülemeyen meselelerin çözümü oluşturmuştur. Bununla beraber bu zamanda Lozan Antlaşmasıyla ortaya konan esasların uygulanması, büyük devletlerle olan ilişkilerin normalleştirilmesi, komşularımızla dostluk ilişkilerinin kurulmaya çalışılması dış politikasının temel özellikleridir. Ek olarak bu zamanda internasyonal genel gelişmeler yakından takip edilerek, içte ve dışta istikrarın sağlanmasına çalışılmıştır.

Özetlemek gerekirse Mevzu Başlıkları

Dış Politikanın Temel İlkeleri

Mustafa Kemal Atatürk Süreci Türk dış politikadaki temel ilkeleri şunlardan oluşmuştur:

  • Akılcı ve gerçekçi olmak.
  • Yapıcı ve barışçı hareket etmek.
  • Bağımsızlığımıza ve sınırlarımıza saygı duyan devletlerle iyi ilişkiler oluşturmak.
  • Öteki devletlerin iç işlerine karışmamak, kendi içişlerimize karışılmasına da fırsat vermemek.
  • Devletlerarası sorunları hukuka dayalı barışçı yollardan çözmek.
  • Dış politikanın iç teşkilata uygun olmasını sağlamak.
  • Milletin yaşamı tehlikede olmadıkça harbe girmemek.
  • Millî sınırlarımız içinde her şeyden ilkin kendi kuvvetimize dayanarak varlığımızı sürdürmek.
  • Dengeli bir dış siyaset seyretmek
  • İzlenecek politikalarda geçmişten ders çıkarmak.
  • Diplomasiye ehemmiyet vermek.
Mustafa Kemal ATATÜRK

Türkiye-İngiltere İlişkileri (Musul Problemi)

Ulusal Savaşım Süreci’nde Türkiye’ye en fazlaca problem çıkaran ülke İngiltere olmuştu. Lozan Sulh görüşmeleri esnasında Türkiye ile İngiltere içinde en fazlaca münakaşa yaratan mevzu Irak sınırı (Musul problemi) olmuştu. İngiltere’nin Musul’u bırakmamak mevzusundaki ısrarı sürmüş ve antlaşmanın tehlikeye girmemesi için Musul problemininin hemen sonra taraflar içinde görüşmeler ile halledilmesi uygun görülmüştü.

Lozan Antlaşması’nın üçüncü maddesinde: “Türkiye ile Irak arasındaki sınır problemininin dokuz ay içinde Türkiye ile İngiltere içinde barışçı yollardan çözüleceği” hükmü yer alıyordu. Bu yargı gereği Türk-İngiliz görüşmeleri 1924 senesinde İstanbul’da(Haliç Konferansı) başladı. Bu konferansta Türkiye, nüfus açısından, siyasal, zamanı, coğrafi, askeri ve stratejik nedenlere dayalı haklı gerekçelerini öne sürerken (Lozan’daki görüşler) İngiltere, Musul’un kendi mandaterliği altındaki Irak’a bırakılması mevzusunda ısrarını sürdürmüş ve bunun yanında Türkiye’den Hakkâri’ye kadar uzanan toprak talebinde bulunmuştur. Bu durumda konuşma 5 Haziran 1924 senesinde bir sonuca varmadan dağıldı.

Lozan Antlaşması’nın Musul ile ilgili hükmü, bu görüşmelerin başarısızlığı durumunda sonucun Milletler Cemiyeti’ne götürülmesini öngörmekteydi. Milletler Cemiyeti’nin ilk oluştuğu dönemde I. Dünya Savaşı’ndan yenik çıkan devletler üye kabul edilmediğinden Türkiye de bu organizasyonun haricinde kalmıştı. Türkiye, tamamen İngiliz kontrolünde olan bu organizasyondan Türkiye lehine bir karar çıkmayacağına olan inancından dolayı Musul sorununu Milletler Cemiyetine götürmede tereddüt yaşamış, sadece sonunda Türkiye Musul problemininin Milletler Cemiyeti’nde görüşülmesine razı olmuştur.

İki taraf arasındaki görüşmelerin başarısızlıkla neticelenmesi üstüne, İngiltere mevzuyu 6 Ağustos 1924’te Milletler Cemiyeti’ne götürmüştür. Bu mevzu 30 Eylül 1924’de görüşülmeye başlanmıştır. İlk aşamada bu mevzunun incelenmesi için tarafsızlardan (Macar, Belçikalı ve İsveç) kurulu bir komisyon oluşturulmuştur. Komisyonun emekleri sonucunda, Türkiye–Irak geçici sınırı (Brüksel Hattı) tespit edilmiştir. Komisyonun, Milletler Cemiyeti Konseyine verdiği raporda; Musul’un İngiltere mandası altındaki Irak’ın bir parçası sayılması icap ettiğini ve Türkiye ile Irak arasındaki sınırın da Brüksel’de belirlenmiş bulunan çizgiden geçeceğini bildiren bir karar alınmıştır. Türkiye, Komisyonun kararını tanımadığını ve konseyin bu şekilde kati bir karar alma yetkisinin bulunmadığını belirterek sert tepki gösterdi. Fakat buna karşın konsey 16 Aralık 1925 tarihinde üçlü komisyonun raporunu benimsemiştir.

Türkiye ile İngiltere içinde Musul problemininin yaşandığı sırada Türkiye bununla birlikte ülkede çıkan Şeyh Sait isyanının bastırılmasıyla da uğraşmaktaydı. Ek olarak konseyin almış olduğu karara karşılık Musul’u geri almak için kuvvete başvurmaktan başka deva kalmamıştı. Ülke içinde yaşanmış olan yeni yapılanma ve Şeyh Sait isyanı şeklinde iç nedenler buna imkân vermemekteydi. Bundan dolayı Türkiye, Misak-ı Milliden ödün sayılabilecek bir geri adımı atmak zorunda kalmış ve 5 Haziran 1926’da imzaladığı Ankara Antlaşması ile Musul’u İngiliz mandası altındaki Irak’a bırakmıştır. Buna karşılık Türkiye’nin Musul petrollerinden 25 yıl süreyle % 10’luk hisse alması kabul edilmiştir. Sadece hemen sonra meydana getirilen düzenleme ile Türkiye bu paydan 500.000 İngiliz Lirası karşılığında vazgeçmiştir. Böylece Türk-Irak sınır meselesi Türkiye’nin aleyhine neticelenmiştir. Fakat bu probleminin çözülmesinden sonrasında Türkİngiliz ilişkilerinde yavaş yavaş normalleşme ve yakınlaşma başlayacaktır.

Türkiye-Fransa İlişkileri

Fransa, daha Millî Mücadelenin devam etmiş olduğu günlerde kendi kamuoyunun da baskısıyla, Türkiye ile 20 Ekim 1921 Ankara İtilaf namesini imzalamış ve T. B. M. M Hükümeti’nin varlığını tanıyan ilk İtilaf Devleti olmuştur. Sadece Lozan Antlaşması’nın arkasından Osmanlı Borçları Meselesi, Türkiye-Suriye sınırının tespiti mevzusu, Türkiye’deki Fransız Misyoner Okullarının durumu şeklinde mevzular iki ülke içinde çözüm bekleyen mevzular olarak kalmıştır. Bundan dolayı bu zamanda Türk-Fransız ilişkileri bu sorunların çözümü çerçevesinde gerçekleşmiştir.

Türkiye-Suriye Sınırı: Türkiye-Fransa arasındaki ilk mevzu, Türkiye-Suriye sınırının çizilmesi meselesidir. 1921 Ankara İtirafnamesinde antlaşmanın imzalanmasından bir ay sonrasında Türkiye-Suriye sınırını çizmek suretiyle bir karma komisyonun kurulması öngörülmüştür. Fakat bu komisyon 1925 Eylül’ünde sadece kurulabilmiştir. Komisyonun faaliyetleri esnasında taraflar içinde sınır tespiti mevzusunda yaşanmış olan gerginlik iki tarafın pozitif ve ılımlı tavır takınması sonucunda aşılmış ve18 Şubat 1926’da kabul edilen antlaşma ile problem çözümlenmiştir. Sadece Fransızlar Musul problemi çözülmeden bu antlaşmayı imzalamaya yanaşmamışlardır. Musul meselesinin çözümü kesinleşince, 30 Mayıs 1926’da iki taraf içinde İyi Komşuluk ve Dostluk Sözleşmesi adını taşıyan antlaşmaya imzalanmıştır. Buna nazaran taraflar, aralarındaki anlaşmazlıkları barışçı yollardan çözümleyecekler ve taraflardan birine yöneltilen silahlı saldırıda diğeri yansız kalacaktır.

Borçlar Meselesi: Lozan Konferansı’nda görüşüldüğü halde çözülemeyen konulardan biri Osmanlı borçları meselesiydi. Osmanlı’nın yabancı devletlere vermiş olduğu imtiyazlardan en fazla yararlanan devlet Fransa olmuştu. Bundan dolayı Osmanlı en fazla Fransız vatandaşlarına ve devletine borçlanmıştı. Lozan Antlaşması’nın 46. maddesine nazaran borçların ödenmesi için müzakereler devam edecekti. Fakat Kapitülasyon geleneğini sürdürme eğiliminde olan Fransa, borçların ödenmesi noktasında Türkiye’ye devamlı problem çıkarma eğiliminde idi. 13 Haziran 1928’de imzalanan antak kalma ile ödeme bir takvime bağlandı. Ödenecek borcun miktarı ve ödeme şekli bir formüle bağlandı. Sadece, 1929 dünya ekonomik buhranı Türkiye’yi de güç duruma soktu ve ödeme güçlükleri ortaya çıktı.

Bu sırada 1931 senesinde Amerikan başkanı Hoover’ın adıyla gösterilen Hoover Moratoryumu ile devletlerin borçlarının ertelenmesi gündeme gelmiştir. Türkiye’de bundan yararlanmak istemiş, sadece bu moratoryum cenk borçlarını kapsadığından Fransa bunu kabul etmemiştir.

Gerilen ortamda iki taraf arsında meydana getirilen görüşmeler sonunda, 22 Nisan 1933’de Paris’te yeni bir antak kalma imzalandı ve borçlar meselesi de böylece çözümlenmiş oldu. Türkiye, Düyun-u Umumiye olan Osmanlı borçlarının son taksitini 1954 senesinde ödeyerek bu borcu tamamlamıştır.

Azınlık Okulları: Türkiye ile Fransa içinde yaşanmış olan ikinci bir kriz Türkiye’deki Fransız misyoner okulları sebebiyle yaşandı. Lozan Antlaşması’nda bu mevzu çözümlenmiş ve tüm yabancı okulların Ulusal Eğitim Bakanlığı’na bağlanması kabul edilmiştir. Bu antlaşmayla yabancı okulların etkinlik alanları ve esasları belirlenmişti. Bu çerçevede Türk Hükümeti bir yönetmelik hazırlayarak, yabancı okullarda okutulan tarih ve coğrafya şeklinde derslerin Türkçe ve Türk öğretmenler tarafınca okutulması kararlaştırılmıştır. Fransa ve Papalık duruma müdahale etmek istemişlerse de Türkiye, Lozan Antlaşması’na dayanarak bu durumun Türkiye’nin iç problemi bulunduğunu belirterek görüşme tekliflerini reddetmiştir. Fransa mevzuyu daha ileri taşıyamamıştır. Sadece bu durum Türk-Fransız ilişkilerini zayıflatmıştır. 1925’te Türkiye’nin koyduğu kurallara uymayan bazı yabancı okullar kapatıldı. Öteki okulların kuralları kabul etmesiyle de problem tamamen çözümlenmiştir.

Lotus-Bozkurt Davası: Fransızlara ilişik olan Lotus gemisi ile Türklere ilişik olan Bozkurt gemilerinin Midilli açıklarında Ağustos 1926’da çarpışması, Türk-Fransız ilişkilerindeki bir öteki problem olmuştur. Bu çarpışmada Türk Bozkurt gemisi batmış ve sekiz Türk gemicisi ölmüştür. Bunun üstüne Lotus gemisi, İstanbul’a vardığında Türk makamları, her iki geminin kaptanını da tutuklayarak, yargıç önüne çıkarmışlardır. Fransız hükümeti, vaka Türk karasularının haricinde geçmiş olduğu için Türk yargısının mevzuyu bakmaya yetkili olmadığını ileri sürmüş, Türkiye ise kendi yargısını savunmuştur. Sonunda mevzu, her iki tarafın da isteği üstüne Internasyonal Hakkaniyet Divanı’na götürülmüş ve verilen kararla Türkiye’nin haklı olduğu kabul edilmiştir. Böylece bu sorun de iki devlet içinde problem olmaktan çıkmıştır.

Adana–Mersin Demiryolu: Türkiye, kapitülasyonların bir uzantısı durumunda olan ve yabancı firmalar tarafında işletilen demiryollarının, millileştirilme politikası çerçevesinde, 1929 senesinde Fransız bir şirketinin işlettiği Adana–Mersin demiryolunu satın almak istemiştir. Sadece bu durum iki ülke içinde yeni bir problem oluşturmuştur. Probleminin çözümü amacıyla Fransa ile meydana getirilen görüşmeler sonucunda bir antak kalma imzalanmış ve bu demiryolu hattı Türkiye’ye devredilmiştir.

Türkiye-Yunanistan İlişkileri

1923-1932 döneminde Türkiye ile Yunanistan içinde mübadele esnasında yaşanmış olan etabli meselesi ile buna bağlı Patrikhane meselesi iki tarafın gündemini oluşturmuştur.

Mübadele Meselesi: Türk heyeti Lozan’a, millet devletin oluşturulması çerçevesinde benzeşik yapının sağlanması amacıyla, Türkiye sınırları içinde yaşayan Rumların mümkün olduğunca fazla sayıda Yunanistan’a göç etmesi fikri ile iştirak etmiştir. Sadece, nüfus değişimi mevzusu Türk heyetinin asla beklemediği aniden Müttefikler tarafınca dile getirilmiştir.

Milletler Cemiyeti’nin göçmen sorunlarını incelemekle görevli yetkilisi Norveçli Dr.Fridtjof Nansen, iki ülkede gerçekleştirdiği görüşmeler sonucunda Yunanistan’daki Müslümanlarla, Anadolu’daki Ortodoksların isteğe bağlı olarak değiştirilebileceğini, İstanbul’daki Rumların değişiklik dışı tutulabileceğini önermiştir.

Aslına bakarsak Yunanistan ve Türkiye mevzuya değişik açılardan yaklaşmışlardır. Yunanistan, kısıtlı sayıda yapılacak bir mübadeleye pozitif bakarken, Türkiye bu sayının mümkün oldukça yüksek tutulmasını ve Batı Trakya Müslüman Türklerinin bölgede çoğunluğu oluşturmaları sebebiyle mübadele dışı bırakılmalarını amaçlamıştır. Nüfus Mübadelesinin, Müttefiklerin ağırlıklarını koymaları neticesinde “zorunluluk” ilkesi çerçevesinde olacağı kararlaştırırmıştır.

Meydana getirilen antak kalma çerçevesinde, İstanbul Belediyesi sınırları içinde 30 Ekim 1918 gününden ilkin yerleşmiş bulunan tüm Rumlar, İstanbul’da mukim (Etabli=Yerleşik), 1913 Bükreş Antlaşması’nın saptamış olduğu sınır çizgisinin doğusundaki bölgeye yerleşmiş tüm Müslümanlar Batı Trakya’da mukim olarak nitelendirilmişlerdir.

Bu gelişmeler çerçevesinde, Türk topraklarında yerleşik Rum Ortodoks dininden Türk uyruklular ile Yunanistan topraklarında mevcut Müslüman dininden Yunan uyrukluların, 01 Mayıs 1923 tarihinde adım atmak suretiyle mecburi mübadeleye doğal tutulacakları ve İstanbul Rumları ile Batı Trakya Müslümanlarının kapsam dışı bırakılacağının belirtildiği nüfus mübadelesini içeren sözleşme ve ek protokol 30 Ocak 1923 tarihinde imzalanmıştır.

Bu sözleşmeyi uygulamak suretiyle Türk ve Yunan temsilcilerinden bir komisyon oluştu. Mübadele esnasında etabli ifadesinin tanımı yüzünden komisyondaki taraflar içinde ihtilaf çıktı. Türkiye bu deyimin anlamını Türk kanunlarına nazaran atama edeceğini belirtirken, Yunanistan İstanbul’da mümkün olmasıyla birlikte fazla Rum bırakmak amacıyla 1918 öncesinde bir halde İstanbul’da bulunan her Rum’un etabli sayılacağını ileri sürmüştür.

Milletlerarası Hakkaniyet Divanı’nın yapmış olduğu tanımlama da problemi çözemeyince iki taraf içinde ilişkiler gerginleşmiştir. Bu zamanda Yunanistan, Batı Trakya Türklerinin mallarına el koyarak buralara Türkiye’den gelen Rumları yerleştirmiştir. Buna karşılık olarak Türkiye de İstanbul Rumlarının mallarına el koyarak karşılık vermiştir. Gerginleşen ortam içinde cenk havası esmeye başladıysa da Venizelos, yaşanacak bir savaşın Yunanistan açısından iyi olmayacağı düşüncesiyle tutumunu yumuşatınca, Türkiye de buna karşılık verdi. Bunun üstüne iki taraf içinde 10 Haziran 1930 ahali anlaşmazlığını çözümleyen yeni bir antak kalma imzalanmıştır.

Böylece bu probleminin çözülmesiyle iki taraf içinde yakınlaşma başlayacaktır. Bu yakınlaşma tarafları Balkan Antantını yapmaya ve bölgede ortak hareket etmeye sevk edecektir.

Patrikhane Meselesi: Lozan’da Türk temsilcilerinin Patrikhanenin Türkiye dışına çıkarılma talepleri Batılı ülkelerce kabul görmemiş sadece Patrikhane’nin siyasetle ilgilenmeyerek, yalnız dini işlerle yükümlü bir kurum olarak İstanbul’da kalması kararlaştırılmıştır. Aslına bakarsak Türk tarafı, Lozan görüşmeleri esnasında, Müttefiklerin GayriMüslimlerin askerlik muafiyeti koşuluna karşılık, Patrikhane’yi bir koz olarak kullanmış ve bunda başarı göstermiş olmuştur. Patrikhane meselesi Lozan Sulh Antlaşması temel metni ve ek protokollerde yer almayarak, belirtilen statüde Türk iç hukukuna bırakılmıştır.

Nüfus Mübadelesi esnasında 1924 senesinde boşalan Patriklik için meydana getirilen seçimde mübadeleye doğal olarak olan bir kişinin seçimi kazanması üstüne Türkiye bu duruma itiraz etmiştir (Patrikler de mübadele dışı tutulmuştur). Türkiye’nin yapmış olduğu itiraz ve seçilen patriğin çekilme etmesi sonucunda 1925 senesinde mübadele kapsamına girmeyen biri patrik olarak seçilmiş ve bu problem da ortadan kalkmıştır.

Türk-Sovyet İlişkileri

Osmanlı’nın son dönemlerinde devamlı savaşım edilen Rusya ile Ulusal Savaşım yıllarında iki taraf arsında dostane ilişkiler yaşanmıştır. Ulusal Savaşım döneminde ve sonrasında mevcut şartlar iki devletin birbirine yaklaşmasını mecburi kılmıştır. Batılı devletler ile cenk halinde olan Türkiye 1921 yılının Mart ayında Rusya ile Moskova Antlaşmasını imzalayarak aradaki itilaflar ortadan kalkmıştır. Bu iki devletin yakınlaşmasının temel sebebi ortak düşmanlarla savaşım halinde olunmasıdır.

Moskova Antlaşması ile başlamış olan ilişkilerdeki gelişme Lozan sonrasında da devam etmiştir. Batılı devletlerin Türkiye ve Sovyetlere karşı negatif tutumları iki ülke arasındaki ilişkilerin gelişmesinde etkili olmuştur. Musul Meselesi esnasında Milletler Cemiyeti’nin takındığı tavır ve almış olduğu karar sebebiyle iki devlet 17 Aralık 1925 tarihinde Paris’te Tarafsızlık ve Saldırmazlık Antlaşması imzalamışlardır. Ülkeler içinde gelişen ekonomik ilişkiler çerçevesinde de 11 Mart 1927 tarihinde Ankara’da Tecim ve Seyr-i Sefain Antlaşması imzalanmıştır.

İlk dönemlerde Türkiye’nin dayandığı tek büyük devlet konumunda olan Sovyet Rusya, Türkiye’nin Musul Meselesi’ni çözmesinden sonrasında ve İtalya ile Fransa içinde dostluk antlaşması yapmasıyla bu hususi durumunu yitirecektir. Türkiye bilhassa batılı devletlerle arasını düzelttikçe Rusya’ya daha azca dayanacaktır.

Türkiye-İtalya İlişkileri

Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşuyla beraber, Ulusal Savaşım sırasındaki dostça tutumları da göz önüne alınarak İtalyanlarla iyi münasebetler tesis edilme yoluna gidildi.

İtalya Musul meselesi esnasında İngiltere’yi desteklemiş ve bu vesileyle de Anadolu toprakları üstündeki istilacı emellerini göstermişti. Sadece Türkiye’nin İngiltere ve Fransa ile ilişkilerini düzeltmeye başlaması İtalya ile olan ilişkilerini de pozitif yönde etkiledi. İtalya 1927 yılından sonrasında öteki batılı devletler şeklinde Türkiye’nin dostluğuna gereksinim duyan bir siyaset izlemeye başladı.

Avrupa’da Fransa ve İtalya’nın karşı karşıya gelmesi Türk-İtalyan ilişkilerini pozitif yönde gelişmesini elde etmiştir. Ek olarak Türk Devleti’nin gittikçe kuvvetlenmekte olan durumu karşısında yayılma politikasında başarı göstermiş olamayacağını anlayan Mussolini Ankara’ya karşı dostluk politikası izlemek zorunda kalmıştır. Gerek Türkiye’nin batılı devletlerle münasebetlerini geliştirme arzusu gerekse İtalya’nın Doğu Akdeniz’de güçlü bir ittifak oluşturma çabaları iki devlet içinde 30 Mayıs 1928 tarihindeki Tarafsızlık Uzlaşma ve Adli Tesviye Antlaşması’nın imzalanması ile neticelenmiştir. Bu sırada İtalya, Türkiye ile Yunanistan arasındaki sorunların çözümünde de yapıcı bir rol oynamıştı.

Türk-İtalyan ilişkileri, 1928 Antlaşması ile belli bir düzene sokulmasına rağmen, 1930’ların başlarından itibaren İtalya’nın Doğu Akdeniz doğrultusunda genişleme ve yayılma politikasını yine gündemine alması, iki devlet arasındaki ilişkileri zayıflatmıştır.

Türkiye’nin İslam Ülkeleriyle İlişkileri

Türkiye bu zamanda Batılılaşma hareketleri çerçevesinde laiklik ilkesine de uygun olarak bir ekip inkılâplar gerçekleştirirken, İslam âlemiyle dostluk ilişkilerini de geliştirmek istemiştir. Bu talep doğrultusunda en önce Afganistan ile yakın ilişkiler kurulmuş ve 1 Mart 1921’de Türk-Afgan Dostluk Antlaşması imzalanmıştır. Bu antlaşma ile iki ülke içinde ciddi bir dostluk sağlanmıştır. 1928’de bu antlaşmayı teyit eder özellikte yeni bir Türk-Afgan Dostluk Antlaşması Ankara’da imzalanmıştır.

Türkiye’nin kısmen etken olarak ilişkiler içinde bulunmuş olduğu bir başka İslam ülkesi ise bu zamanda İran olmuştur. İran ile sınır meseleleri yüzünden Türkiye’nin sorunları bulunmaktadır. Bu sıkıntılara son vermek amacıyla, iki ülke 1926’da bir Güvenlik ve Dostluk Antlaşması imzalanmışsa da, bu antlaşma problemleri çözmeye yetmemiştir. Bunun üstüne 1928’de ek bir protokol imzalanarak, 1926 antlaşması daha etkin hale getirilmiştir. Nihayet 1932’de İran ile bir Dostluk Antlaşması imzalanarak, hem sınır sorunları çözülmüş hem de dostluk ilişkilerinin gelişmesi sağlanmıştır.

Türkiye’nin bu zamanda öteki İslam ülkeleriyle ilişkileri fazlaca iyi değildir. Bunun en mühim sebebi, Halifeliğin kaldırılmasına İslam âleminin tepki göstermesidir. Ek olarak bu zamanda çoğu zaman Müslüman ülkeler, Batılı devletlerin sömürgesi durumundadır. Bundan dolayı Türkiye ile İslam ülkeleri arasındaki ilişkiler, İngiltere ve Fransa’nın tesiri altında kalmıştır.

Sadece gene de bu zamanda mevcut olan bu tür olumsuzluklara karşın, Türkiye’nin İslam ülkeleriyle ilişkileri süre içinde gelişmiştir. Bilhassa bu ülkelerde bağımsızlık mücadelelerinin başlaması esnasında, Mustafa Kemal Atatürk bu mücadeleyi veren aydınlar için örnek teşkil etmiştir.

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir