Avrupa Hun Devleti’nin Kuruluş ve Çöküş Süreci -2

Sogdiana bölgesini ele geçirip, 370’li yıllarda İtil Nehri’ni geçerek İtil, Don ve Kafkasya arasındaki sahada yaşayan Alanları yenik ettikten, İtil-Don ırmakları arasındaki dağınık Sarmat gruplarına nüfuzlarını kabul ettirdikten sonrasında, coğrafi, askerî, siyasal ve tutumsal şartların uygun olduğu ve kendilerine karşı koyabilecek bir gücün bulunmadığı bu şekilde bir ortamda Balamir idaresinde ilerleyen Hunlar, hâkimiyetleri altına aldıkları Alanlarla beraber 17 kavmin itaat etmiş olduğu büyük bir devlet olan Ostrogotların (Doğu Gotları) topraklarına saldırdılar.

Ostrogotları ağır bir mağlubiyete uğrattılar ve hâkimiyetleri altına aldılar (374–375). Bu zaferden sonrasında Hunlar, Dinyester Nehri’nin sağ taraflarında bulunan Athanarik idaresindeki Vizigotlar (Batı Gotları) üstüne bir gece baskınıyla atak ettiler ve Vizigotları bozguna uğrattılar. Athanarik kendisine bağlı kitlelerle beraber Karpatlara kaçarak canını kurtarabildi (376).

Hun kuvvetlerinin ilerlemesi neticesinde harekete geçen ve birbirlerini yaşadıkları yerlerden atan kavimler, Roma İmparatorluğu’nun şimal eyaletlerini alt-üst ederek İspanya’ya kadar uzanmak suretiyle Avrupa’nın etnik çehresini değiştiren “Kavimler Göçü”nün başlamasına sebep oldular. Bu durum, Hunlarla hemen hemen asla karşılaşmamış olmalarına karşın Romalıları ağır ekonomik ve siyasal krizle karşı karşıya bıraktı. Artık Avrupa içlerine nüfuz etmeye başlamış olan Hunlar; merkezlerini IV. yüzyılın ortalarında Hazar Denizi’nin kuzeyinden İtil Irmağı’na kadar uzanan bozkırdan Karpatlara doğru kaydırarak, 374 senesinde Ostrogotların yenik olmasından ortalama 30 yıl sonrasında güçlerini Roma başta olmak suretiyle birçok kavime kabul ettirmişler ve Avrupa coğrafyasında bir Türk devleti tesis etmeye başlamışlardır.

Avrupa’da ilerlemeleri “yüksekten esen kasırgalara” benzetilen, I. ve II. Balkan seferleriyle Doğu Roma; Campus Mauriacus Savaşı ve Roma Seferi ile Batı Roma imparatorlukları başta olmak suretiyle otuzdan fazla kavim ve topluluğu tesir alanına alan Hunların kurduğu devlet kısa sürede sınırları tam olarak bilinemeyen, fakat bir taraftan Atlas Okyanusu üstündeki adalara, öteki taraftan Sâsâni sınırına kim bilir Altaylara kadar uzanan büyük bir imparatorluk haline geldi. Aslına bakarsanız başlangıçtan beri Hunların hareket sahaları kendi yaşam şartlarına da uygun Doğu Avrupa’daki bozkırlarda oldu. Nitekim Hunların batı istikametindeki ilerlemeleri Balkaş Gölü’nün güneyinden Sogdiana bölgesine, oradan Kafkasya önlerine ve Don-Volga nehirlerinin aşağı mecralarına doğru idi. Buradan Orta Tuna merkezli Hun fütühatı Ukrayna’nın tüm cenup bölgesi, sonrasında Don-Volga arasındaki düzlük, kuzeyde Saratov ve Kuybişev’e kadar uzanan, güneyde ise Don Nehri’nin aşağı kısmı, Volga ve Kafkaslar tarafınca kesilen açık, otlu Avrupa bozkırlarını kapsadı.

İklimin kurak olması dolayısıyla büyük çapta ormanları olmayan, fakat otlu ve hayvan yetiştirmeye uygun, Mançurya’dan Karpatlara kadar uzanan bu bozkır sahası iki mıntıkaya ayrılırdı. Biri toprakları münbit, ikincisi ise kumlu olan saha idi. Hunların merkezi durumundaki Macar Ovası, Karpatlar bölgesindeki bozkırların kalbi durumundaydı. Bu stratejik ve verimli topraklar Hunların kısa sürede büyük ve varlıklı bir imparatorluk vücuda getirmelerini kolaylaştırdı (395–400).

Türk tarihinin büyük hükümdarlarından olan, kavimlere korku ve dehşet saçan Attila’nın 452 senesinde ölümünden sonrasında koskoca devlet parçalanma ve çökme sürecine girdi. Bunun en büyük sebebi ise Attila şeklinde karizmatik bir liderden sonrasında, onun yerinin doldurulamayarak merkezî otoritenin zayıflaması idi. Bunun neticesi; hâkimiyet altına alınan ve iç işlerinde bağımsız, kendi krallarının idaresinde Hunlara hizmet eden kavimlerin birbiri ardınca isyanı ile bağımsızlıklarını elde etmelerini getirdi. Ayrıca kardeşler arasındaki taht kavgası da devletteki bu çözülmeyi kolaylaştırdı. Attila’nın ölümünden sonrasında Onegesius başta olmak suretiyle bazı devlet ileri gelenlerinin desteğiyle büyük oğlu İlek Hun tahtına çıktı. Fakat hâkimiyeti oldukca kısa sürdü.

İktidarı esnasında zayıflamaya başlamış olan merkezî gücü ayakta tutmaya ve imparatorluktan ayrılmaya çalışan kavimlerin hareketini durdurmaya çalıştı. Hun Devleti’ne isyan eden Gepid Kralı Ardarik’e karşı savaşım etti. 454 senesinde Tuna bölgesinden Cenup Pannonia’ya döndü. Bu sırada Ardarik’in komutasındaki, Germen ve Sarmatların da yardım etmiş olduğu Gepid ordusu ile Karpat Havzası’nda karşı karşıya geldi. Hun İmparatorluğu’nun parçalanma aşamasında hayatî önemi bulunan bugünkü Macaristan’da olduğu tahmin edilen Nedao (Neato) Nehri civarındaki harpte ordusu yenik oldu (454). Ordusunun başlangıcında kahramanca dövüşen kendisi de, cenk meydanında almış olduğu yaralar neticesinde öldü. Bu mağlubiyetten sonrasında oldukca zayiat veren Hunlar geri çekildi. Boşalan merkezi ise Gepidler tarafınca salgın edildi.

Bu yenilginin peşinden Attila’nın kendisine oldukca benzeyen ortanca oğlu Dengizik ile en sevilmiş olduğu ufak oğlu İrnek kendisine bağlı kütlelerle beraber Tuna boyundan Karadeniz’in şimal bölgelerine, Dobruca ve Basarabya bozkırlarına çekildi. Böylece Avrupa’ya yayılmış olan Hun boyları hâkimiyetlerini tamamen yitirmiş oldular. Dengizik, tekrardan Hunları toparlamak ve devleti ihya gayesiyle kahramanca mücadeleler verdiyse de başarı göstermiş olamadı. Nihayet 468 senesinde Trakya kumandanı Anagastes idaresindeki Doğu Roma ordusu ile meydana getirilen harpte tuzağa düşürülerek öldürüldü ve kesilen başı İstanbul’a gönderildi. Mızrağa takılı vaziyette caddelerde törenle gezdirilip At Meydanı’nda halka teşhir edildi. İlek ve Dengizik’in cenk meydanında ölümlerinden sonrasında Doğu Avrupa’daki Hun Devleti kati olarak dağılarak tarihe karışmış oldu. Hakkında bilgi bulunmayan ve idaresindeki Hunlarla Dobruca’ya çekilen İrnek ise daha sonraki Bulgarların nüvesini teşkil etti.

Hun Devleti’nin Attila’dan sonrasında 10 yıl şeklinde kısa sürede sona ermesinde bahsedilen sebepler yanında, Attila’nın devlet bürokrasisinde meydana getirmiş olduğu yeni yapılanmanın da mühim görevi olmuştur. Nitekim kabileler konfederasyonu ve kan bağları, akrabalık üstüne kurulu ilk devrin aksine Attila’nın iktidarında kabilelerin ve boyların gücü kırılmış, akrabalığı esas alan yapılanmaya müsaade edilmemiş ve kabile beyleri merkezden uzaklaştırılmışlardır. Avrupa’da hâkimiyet altına alınan kavimlere ise, vergi vermek, gerekseme anında belirli sayıda asker göndermek şeklinde mükellefiyetleri yerine getirmeleri şartıyla iç işlerinde serbestlik tanınmış, fakat Doğu ve Batı Roma başta olmak suretiyle başka devletlerle münasebet tesis etmelerine izin verilmemiştir. Ek olarak doğal olarak olan kralların bazıları ile yabancı uyruklu bazı insanoğlu ise Hun başkentinde Atilla’nın hizmetine alınmış, çeşitli makam ve mevkilerde görevlendirilmişlerdir. Değişik kavimlerden gelen bu kişiler Attila’nın diplomatik işlerini yerine getirmişler, ülkeye gelen yabancı elçilik heyetleri ile müzakerelerde bulunmuşlar, Attila’nın elçisi olarak İstanbul başta olmak suretiyle yabancı başkentlere gitmişler, doğal olarak kavimler arasındaki nizamı sağlamışlar, vergi toplamışlar, ticareti ve ülkenin besin ihtiyacının karşılanmasını organize etmişler, Attila’nın kişisel müdafaasını sağlamışlardır.

Hun hiyerarşisinde belirli yeri, nüfuzu ve gücü olan bu kişiler ek olarak belirli günlerde Attila’ya silahlı olarak eşlik etmişler, Attila’nın huzuruna direk çıkma ve görüşme hakkına haiz olmuşlar, Attila’nın oğulları yanında yada müstakil olarak sorumluluklarına verilen belirli bölgenin idaresini üstlenmişler, sefer zamanlarında emirleri altına verilen kıtaları ile asker göndermekle yükümlü doğal olarak kavimlerin kuvvetlerine kumandanlık etmişlerdir. Kabilelerin nüfuzunu kıran Attila, hâkimiyet altına almış olduğu yabancı kavimlerden seçtiği bu insanlarla, yeni bir seviye ve şekle soktuğu devlette kendisine sadakatle hizmet eden, gelecekleri yalnız kendisine bağlı olan aristokratik bir zümre teşkil etmiştir. Fakat Attila’nın ölmesiyle beraber korkuya ve otoriteye bağlı gücün ortadan kalkmasıyla, devletin içini oldukca iyi tanıyan bu yeni aristokratik güç, isyanla idareleri altındaki toplulukları birer birer bağlı oldukları Hunlardan koparmıştır.

Asya ve Avrupa Hunları örneğinde olduğu şeklinde, değişik coğrafyalarda da olsa devleti zirveye taşıyan karizmatik liderin ölümünün peşinden Türk devletlerinin zayıflamaları, çözülme ve çöküş sürecine girmeleri meselesi, üstünde uzun uzun düşünmemiz, tartışmamız ve bugünkü Türk devletlerinin yarınları için ihtiyaç duyulan dersleri almamız açısından önemli bir mevzu olarak tüm canlılığıyla önümüzde durmaktadır.

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir