Erken Cumhuriyet Dönemi Kültür ve Sanat Anlayışı

Mustafa Kemal Atatürk önderliğinde gerçekleşen Türk Devrimi, millet bilincine haiz yeni bir cemiyet yaratmaya yönelik, siyasal, toplumsal, ekonomik ve kültürel bir hareket olarak ele alınabilir. Bu hareket, uygar uygarlık düzeyine ulaşmak ve milliyetçilik (ulusalcılık) olmak suretiyle iki temel fikre dayanmaktadır. Tüm ilke ve devrimler ise bu iki temel düşüncenin uzantılarıdır.

Mustafa Kemal Atatürk düşüncesinde, millet olmanın ön koşulu bağımsızlıktır. İşte bu düşünceyle Mustafa Kemal’in Anadolu’ya geçmesi ile 19 Mayıs 1919’da Ulusal Bağımsızlık Savaşı başlatılmıştır. Savaşın sürdüğü yıllarda Mustafa Kemal Atatürk, İngilizlerin elinde tutsak bulunan Halifeyi ve Saltanat Makamını kurtarmak nedeni öne sürülerek, 23 Nisan 1920 tarihinde Ankara’da Büyük Millet Meclisi’ni açmıştır. Böylece, yeni bir Devlet ve adı söyleniş edilmese de Cumhuriyet kurulmuştur. (Avcıoğlu 1995: 316- 317; Oran 1993:134)Ulusal Bağımsızlık Savaşı’nın kazanılmasından sonrasında 29 Ekim 1923 tarihinde Cumhuriyet’in ilanı, 3 Mart 1924 tarihinde halifeliğin kaldırılması ile laik ve Ulusal bir Türk devleti ortaya çıkmıştır. (Steinhaus 1973: 11). Millet olmanın ön koşulu olan bağımsızlık sağlandıktan sonrasında sıra, millet olmanın koşullarından bir diğeri olan ortak kültür yaratmaya gelmiştir.

Ülkede rejim değişikliği ile beraber “Uygar bir millet yaratma” ideolojisi doğrultusunda tüm kültür öğeleri ve kültür kurumlarının tekrardan yapılandırılması hedeflenmiştir. Ulusal kültür, Cumhuriyet’in varlığı ve devamlılığının teminatı olacaktır. (Karpat 1996: 264). Kültür minimum politika ve iktisat kadar önemsenmiştir. Mustafa Kemal Atatürk, dogmalardan uzak, akılcı fikir ve bilimsel gerçekliğe dayalı düşünen ve bunu ilke edinen uygar Türk insanını var etmeye çalışıyordu. Bunun yolu ise bilimi temel alan fikir biçimini benimsemekten geçiyordu. Mustafa Kemal Atatürk bu konudaki düşüncesini “hayatta en hakiki mürşit ilimdir” sözüyle ifade etmiştir (Gökberk 1983:303-304). Kültür alanında, eğitim, öncelikli olarak ele alınmıştır. 1

Mustafa Kemal Atatürk, dil birliğini esas sayan bir kültür milliyetçiliğini benimsemiştir. (Kuran1981:20). Bireylerin birbirlerini anlayabilmeleri için toplumun ortak bir dile haiz olması gerekiyordu. Cumhuriyet öncesinde, Osmanlıca denen, Arap alfabesiyle yazılan, Türkçe’nin Arapça ve Farsça ile karışımından oluşan bir dil kullanılıyordu. Osmanlıca İmparatorluk sınırlarında konuşulan bölgesel dillerden değişik, sadece devlet çevresinde ve eğitim görmüş kişilerin kullandıkları bir dildi. Bu çevre ile halk içinde bir kopukluk vardı (Belge 1983:1289). Bunu gidermek amacıyla Cumhuriyet döneminde, Latin alfabesi, dokuz üyeli bir komisyon olan “Dil Encümeni” tarafınca meydana getirilen emekler sonucu, Türk diline uygun şekliyle saptanmıştır. Yeni alfabe ile okuma yazmanın öğrenilmesi daha kısa sürede olacaktır- (Turan 1994:79- 80). Böylece, Türkçe, Türk toplumunu Ortaçağ karanlığından kurtarıp uygar bilginin ışığıyla aydınlatacak ulusal kültür dili olmuştur (Gökberk 1983:320).

Mustafa Kemal Atatürk devrimlerinin temelinde yatan talep Türk halkını uygar uygarlık seviyesine ulaştırmaktı. Bu ise halkın kültür düzeyinin yükseltilmesi ile olanaklıydı. Latin alfabesinin kabulüne ilişkin yasanın yürürlüğe girmesinden sonrasında yeni alfebeyi halka öğretmek için yurt düzeyinde okuma yazma seferberliğine girişildi. Bu amaçla başöğretmenliğini Mustafa Kemal Atatürk’ün üstlendiği, Millet Mektepleri adında olan, örgün eğitim yaşını geride bırakmış vatandaşların eğitimine yönelik, kurslar açıldı (Turan 1994:80). 1928-1949 yılları aralığında etkinlik gösteren Millet Mektepleri, Ulusal Eğitim Bakanlığı’nın mahalli yönetimler ve öteki kurumlarla yapmış olduğu iş birliği ile çalışıyordu. Bir grup okuma-yazma, diğeri komposizyon, aritmetik, sıhhat ve yurttaşlık detayları olmak suretiyle iki grupta yürütülen, dört haftalık eğitimi tamamlayan vatandaşlara veriliyordu (Kaya 1984; 112-113)

Okur yazarlık oranının artması toplumun kültür düzeyinin yükselmesi için lüzumlu sadece kafi değildi. Cumhuriyetin ilk yıllarında kültür sözcüğü eğitim sözcüğü ile neredeyse eş anlam taşıyordu. Devrin basınında yer edinen “kültür işlerimiz“, “kültür bahisleri” şeklinde başlıklar taşıyan yazı ya da haberlere bakıldığında, bunların çoğunluk eğitime ilişkin yazılar oldukları görülür. Örgün eğitim sistemi belli yaşlarındaki vatandaşlara; çocuk ve gençlere yönelikti. Türk insanı için hedeflenen değişimin süresini hızlandırabilmek için örgün eğitime katılma yaşını geride bırakmış kitlelere yoğun ve direkt bir eğitim uygulamak gerekiyordu. Başka bir deyişle halk eğitimine yönelik, devrin ve toplumun koşullarına uygun bir örgütlenme gereği doğmuştu. Bu gereksinmeyi karşılayan kurumlar olarak kültür tarihimizde Halk evleri ile karşılaşıyoruz.

Halkevleri, halka dönük bir kültür örgütü olarak kuruldu. Bu bir çeşit, “Cumhuriyetin dünya görüşünü aydınlar vesilesiyle halka indirme girişimiydi” (Gökberk 1983: 325). Başta 19 Şubat 1932 tarihinde Ankara’da olmak suretiyle, kısa bir süre zarfında kentlerde birbiri ardına Halk evleri açılarken örgütün kolları, Halk Odaları adıyla nahiye ve köylere dek uzandı (Perin 1987:89). Dil ve edebiyat, güzel sanatlar, temsil, spor, toplumsal yardım, halk dersaneleri ve kurslar, kütüphane ve gösterim, köycülük, tarih ve müze olmak suretiyle toplam dokuz etkinlik dalı vardı (Kongar 1983:283). Böylece hükmet, toplumsal ve kültürel yaşamın tüm alanlarına yöneliyordu. Bu örgütlenme, insan topluluğundan millet yaratmaya yörelik çabaların kültür alanındaki mühim bir bölümünü oluşturuyordu.

Etkin ve yaygın bir teşkilat olan Halkevleri ulusal bilinci pekiştirmek, ulusal kültürü oluşturmak, toplumun eğitimine ve kültürel gelişimine katkıda bulunarak çağdaşlaşmasına olanak sağlamak şeklinde amaçlarla Cumhuriyet İdeolojisine hizmet ediyordu.

Osmanlı İmparatorluğu’nda Batılılaşma döneminde, Avrupa’ya duyulan ilgi Tanzminat döneminde günlük yaşam, kültür, hukuk ve politika alanlanındaki yenileşme isteğiyle devam etmiştir (İhsanoğlu 1992:335). Cumhuriyet döneminde ise her alanda olduğu şeklinde plastik sanatlar alanında, Cumhuriyet ideolojisine uygun olarak uygar, ulusal bir sanat ve sanatın tüm topluma ulaşabileceği bir ortam yaratılmaya çalışılmıştır. Plastik sanatlar söz mevzusu olduğunda, öteki sanat dallarına koşut gelişmelerle karşılaşılmaktadır

Osmanlı döneminde, geleneksel Türk resmine ışık-gölge, perspektif şeklinde batılı ögelerin girmesiyle süregelen değişiklik, 19. yüzyıl sonlarında, Endüstri-i Nefise’nin kurulmasıyla sürmüştür. Batılı anlamda sanat eğitimi veren ilk kurum olan Endüstri-i Nefise Mekteb-i Ali’si 2 Mart 1883 tarihinde Fotoğraf, Heykel ve Mimarlık bölümleriyle eğitime adım atmıştır. Bu zamanda öğretim ekibinin çoğunluğu yabancı hocalardan oluşuyordu (Cezar 1983:11,16). Sanat etkinlikleri Padişahın desteğiyle bu kurum çevresinde gerçekleşmekteydi. Cumhuriyet döneminde, 1927-1928 öğretim senesinde başlayarak Endüstri-i Nefise Mekteb-i Alisi yerine, Güzel Sanatlar Akademisi adı kullanıldı (Cezar 1983: 12; Epikman 1943:5). 1936 senesinde bu kurumun da eğitim sistemi tekrardan yapılandırıldı.

Cumhuriyet döneminde, eğitimin her kademesinde ve her türünde pozitivist eğitim görüşüne uygun düzenlemelere gidildi. Yüksek tahsil kurumlarında uygulanan reformun öne sürülen sebebi medrese zihniyetinden bilimsel anlayışı temel alan bir eğitim sistemine geçilmesi idi (Daver 1983:272). 1936 Akademi reformu Cezar (1983:29)’ a gore üniversite reformu kadar köklü bir değişim değildir’. Sadece, eğitimi günün koşullanna uydurmaya yönelik uygulamalardır. 1936 reformuyla bir kez daha, gene yabancı hocalarla uygar eğitim uygulanmak istendi. Güzel sanatlar eğitimi için sözü edilmesi ihtiyaç duyulan bir mevzu da Gazi Eğitim Enstitüsü’nün kuruluşudur. 1930 senesinde, Ankara’da, orta öğretim kurumlarına öğretmen yetiştirmeye yönelik olarak Gazi Eğitim Enstitüsü kurulmuştur. Bu kurumdan yetişen öğretmenler Anadolu’da resmin tanıtılmasında büyük rol oynamışlardır (Tansuğ 1986:171). Fotoğraf-İş Kısmı’nün başkanı ve ilk hocası Malik Aksel’dir. Refik Fazıl Epikman bu bölümün ilk eğitimcilerinden olmakla beraber çeşitli mecmua ve gazetelerde yazdığı yazılarla da Cumhuriyet ideolojisine destek olan bir sanatçıdır.

Cumhuriyet dönemine gelinceye kadar İstanbul tek “sanat merkezi” olma hususi durumunu taşımıştır. Osmanlı Ressamlar Cemiyeti 1916’da Galatasaraylılar Yurdunda kırk sekiz sanatçının katılmış olduğu bir sergi düzenlenmiştir. Bu etkinlik, 1919 yılından itibaren Galatasaray Lisesi sınıflarında, Galatasaray Sergileri adıyla, tüm sanatçılara açık olarak, her yıl tekrarlanmıştır. Gelenekleşerek Cumhuriyet döneminde de devam eden Galatasaray Sergileri tertipli ve devamlı sergi geleneğinin temelini oluşturmuştur. Bununla beraber Türk resmindeki tüm eğilimlerin, anlayışların görülebileceği bir ortam yaratmıştır (Epikman 1948:28; Tansuğ 1986:121).1923 senesinde Galatasaray Sergisi’nden bir Jüri tarafınca seçilen üç tablo Mustafa Kemal Atatürk adına satın alınırken Maarif Vekaleti ve İstanbul Belediyesi, 1924 yılındaki sergide yer edinen resimlerin çoğunu satın almıştır (Yücel 1983. 422-423). 1908 senesinde kurulan Osmanlı Ressamlar Cemiyeti, 1921 senesinde Türk ressamlar Cemiyeti adını almıştır. Cemiyetin 1923 yılı Ağustos ayında Ankara, Türk Ocağı binasında düzenlemiş olduğu sergiyle sergi etkinliği ilk kez İstanbul dışına taşınmıştır (Berk 1943:50). Bunu Müstakil Ressamlar ve Heykeltraşlar Birliği ‘nin Nisan 1929’da Ankara Etnoğrafya Müzesi’nde açmış olduğu sergi izler. Müstakiller, Ankara ve İstanbul haricinde 1937 senesinde Zonguldak, Bursa, Balıkesir ve Samsun’da, 1939 senesinde İzmit’te sergiler düzenlerler (Epikman 1948:29; Giray 1988:54). 1930’larda sanat etkinliklerinin başkent Ankara’da yoğunlaşarak devam etmiş olduğu gözlenir.

Bu devrin sanat etkinliklerinin bir bir çok devlet eliyle organize edilmiştir. İnkılap Sergileri ve Yurt Gezileri, Yarım Asırlık Fotoğraf Sergisi, Birleşik Fotoğraf Heykel Sergisi, Devlet Fotoğraf Heykel Sergisi bunlardandır. Tüm bu etkinliklerin Cumhuriyet ideolojisine yönelik olduğundan, söz edilmesi gerekmektedir. Cumhuriyet’in, halkçılık ve devletçilik ilkesi doğrultusunda sanat, devlet tarafınca korunup destekleniyor ve toplumun tüm bireylerine ulaştırılmaya çalışıyordu. Ayrıca sanatçı ve aydınlar kendilerine verilen görevler dolayısıyla Ankara’da toplanmaya başlıyorlardı.

İnkılap sergileri (l933-1936)’nın ilki, Ulusal eğitim bakanı Dr.Reşit Galib’in girişimiyle, Ankara Halkevi ‘nde, Cumhuriyetin onuncu yıl dönümünde. “İnkılap Sergisi” adıyla açılır (Erol 1984:40). I.İnkılap Sergisi’nde yeralan resimlerden bazıları Cumhuriyet Bayramı kutlamaları ile ilgili gazete haberlerini suslemiştir”. Sanatçılardan istenen Kurtuluş Savaşı’nı görselleştirmeleridir. Böylece toplumda yaratılmaya çalışılan ulusal bilincin pekiştirilmesi de düşünülmektedir. Sergide yeralan resimlerin mevzularını, Kurtuluş Savaşı, Devrimler ve Mustafa Kemal Atatürk portreleri oluşturmaktadır (Yücel 1983:424). Her yıl Cumhuriyet Bayramı’nda açılması kabul edilen İnkılap Sergileri 1936 yılına dek sürer. Sergide yeralan resimlerin nitelikleri, İnkılabın ruhuna uygun olmadığı, teknik yönden zayıflığı şeklinde görüşler çevresinde gelişen tartışmalarla 1936’da son bulur (Belge 1936:3; Karaburçak 1936:4).

Cumhuriyet Halk Partisi tarafınca düzenlenen Yurt Gezileri, 1938 yılından başlayarak altı yıl süreyle devam etmiştir. Ressamlar gönderildikleri illerde üç ay süreyle çalışıyorlardı. Bu gezilere katılacak ressamların seçilmesi, Cumhuriyet Halk Partisi’nin görevlendirilmesi ile, Güzel SanatlarAkademisi tarafınca yapılıyordu. Gidecekleri illerin valiliklerinden de sanatçılara her tür kolaylık ve yardımda bulunmaları isteniyordu. Bu organizasyonun amacı, toplumla sanatçıyı kaynaştırmak, sanatı Anadolu’ya taşırken, sanatçıya yeni ufuklar açmaktır (Epikman 1939: 131; Kaptan 1946: 27). Yurdun çeşitli köşelerindeki yaşam biçimi, zamanı değerler, folklorik öğeler ile Türk resmine değişik temalar kazandırılması ve yapıt satın alınmak kanalıyla sanatçının desteklenmesi de bu etkinliğin amaçlarındandır (Ekipkman: 194Oa: 170; Erol 1984: 64). 1938 yılındaki geziye katılan ressamların yapıtları 23 Nisan 1939 senesinde Ankara Halkevi’nde sergilenmiştir.Bir kurul tarafınca seçilen kırk üç fotoğraf devlet tarafınca satın alınmıştır. İkinci sergiden itibaren, resimler gene bir seçici kurul tarafınca değerlendirilerek bu kez sanatçılara para ödülü verilmiştir. Yurt Gezilerine katılan sanatçıların ödüllendirilmesi sonraki yıllarda da sürdürülmüştür. Yurt Gezileri Mustafa Kemal Atatürk’ün ölümünden sonrasında, İsmet İnönü’nün yardımı ile devam etmiştir (Yaman 1996: 42,44).

Ressam grupları Cumhuriyet döneminde, Osmanlı döneminden değişik olarak, devletin himayesi olmaksızın kurulmuştur. Sadece, bu gruplar etkinlikleri, üslupları ve sanat görüşleriyle devrimlerin yanında yer almışlardır. 1928 senesinde kurulan Müstakil Ressamlar ve Heykeltraşlar Birliği’nin üyeleri, Avrupa öğrenimleri esnasında Fovizm, Kübizm, Ekspresyonizm şeklinde Türk resmi için yeni olan kimi sanat anlayışlarını benimsemişlerdir. Resimlerinde, Hükümetin kültür politikasına da uygun olarak, bölgesel mevzuları Türk resmi için yeni bir anlayışla ortaya koymuşlardır. Müstakiller ile süregelen kübist ve inşaacı yaklaşım 1933 senesinde kurulan d Grubu üyesi sanatçılar tarafınca da sürdürülmüştür (Özsezgin 1993:57-58).

Ressam grupları “Birleşik Fotoğraf ve Heykel Sergisi” başlıklı sergide bir araya geldiler. Refik Epikman (1940b: 144). Birleşik Sergiler’in yarı resmi özellikte bulunduğunu, devletin, sanatçıları bir araya biriktirerek “himaye” ettiğini söylemiştir. Tüm ressam gruplarının aynı çatı altında, kendilerine ayrılan kısımlarda yapıtlarını sergiledikleri bu etkinliğin ilki 9 Haziran 1937 tarihinde, ikincisi Haziran 1938’de, Ankara Halkevi’nde düzenlenmiştir.Bu sergilere Güzel Sanatlar Birliği, Müstakil Ressamlar ve Heykeltraşlar Birliği ve d Grubu iştirak etmiştir (Giray 1988:76), Birleşik Fotoğraf ve Heykel Sergisi, 1939 senesinde Ulusal Eğitim Bakanlığı ‘mn sorumluluğunda”DevletResim Heykel Sergisi”ne dönüşmüştür. Düzenlenen nizamname ile serginin yılda bir kez, 29 Ekim’de Ankara’da, Devlet Fotoğraf ve Heykel Sergisi adıyla açılmasına, katılan sanatçılardan üçüne ödül verilmesine sergilenen eserlerden jüri tarafınca seçilenlerin kamu yapılarına asılmak suretiyle Devlet tarafınca satın alınmasına karar verilmiştir. Resimlerin kamu binalarına asılması uygulaması topluma yönelik bir görsel eğitim çabasına işaret etmektedir (Epikman 1940b:I43; 1948 :29; Kaptan 1946:27).

Cumhuriyet döneminde plastik sanatlara meydana getirilen mühim bir katkı da Fotoğraf Heykel Müzesi’nin kuruluşudur. Müzenin temelini bir sergi etkinliği oluşturur. Burhan Toprak Akademi Müdürlüğü’ne atandığı yıl (1936), kendisinden önceki Akademi Müdürü Halil Edhem’in toplamış olduğu yapıtlara yeni kuşağın yapıtlarını da ilave ederek sergiler (Erol 1984:56). “Yarım Asırlık Fotoğraf Sergisi” 28 Ağustos 1936 tarihinde açılır. Kente asılan afişlerle de İstanbul halkına duyurulur. Bu sergi Türk resminin gözler önüne serilmesine ve çeşitli açılardan tartışılmasına olanak sağlar. Münakaşa mevzularından biri de fotoğraf müzesine duyulan gereksinimdir. Hakikaten de sergi amaçlı oluşturulan bu koleksiyon Fotoğraf Heykel Müzesi’nin nüvesini oluşturur (Anonim 1936:1,5; Baltacıoğlu 1936: 10,11). Mustafa Kemal Atatürk’ün mevzuya ilgi göstermesiyle Dolmabahçe Sarayı’nın Veliaht Dairesi müze olarak düzenlenip 20 Eylül 1937 tarihinde açılır.

Cumhuriyet Döneminde, heykel sanatının geçmişi resimden daha yenidir. Heykel alanındaki emekler, 19. yüzyıl sonlarında Endüstri-i Nefise’nin kurulması ile adım atar. Sadece, heykelin, fotoğraf alanındakine benzer, sanatçı örgütlenmeleri ve yaygınlaştırılmasına yönelik çabalara Cumhuriyet dönemine kadar rastlanmaz. Bu zamanda şehir mekanlarına anıt heykeller dikilir. Devlet sergisinde heykel çalışmalarına da yer verilir. Sadece Mustafa Kemal Atatürk, Cumhuriyet’in ilanından ilkin, 1922 senesinde Bursa’da Doğu Sinernası’nda yapmış olduğu konuşmada “Anıtlardan söz eden arkadaşımızın demek istediği heykel olsa gerek. Dünyada çağdaş, gelişmiş ve ileri olmak isteyen herhangi bir millet herhalde heykel meydana getirecek ve heykeltraş yetiştirecektir…” sözleriyle bu mevzuya dikkatleri çekmiştir (Turhan 1993: 278-279).

Yeni devlet her alandaki uygulamalarıyla, fikir biçimini somutlaştırıyordu. Kamuya açık alanlarda yer edinen anıt heykel uygulamalarını Cumhuriyet ideolojisinin sembolü olarak görmek mümkün. Seçilen sembol geçmişte kullanılmayan, üç boyutlu bir sanat dalıydı. Pek fazlaca kültür ögesi şeklinde heykel yeni ve modem olması sebebiyle Cumhuriyet ideolojisi ile birebir örtüşüyordu. Heykel sanatı açısından bakıldığında bu anıtlar, heykel teriminin toplumun dağarcığına girmesi ve heykelin kabul görüp yaygınlaşmasında mühim bir rol oynarken heykeltraşların meslekleri ile yaşayabilecek duruma gelmelerine de zemin hazırlamıştır.

Erken Cumhuriyet döneminde kültür kurumları ve kültür ögeleri Cumhuriyet ideolojisi doğrultusunda tekrardan yapılandırılmıştır. Uygar bir topluma yetişme yolunda sanatın eğitici ve birleştirici yanından yararlanılmıştır. Büyük ölçekli sanat etkinlikleri devlet tarafınca düzenlenmiş,Cumhuriyet’in halkçılık ilkesine uygun olarak topluma mal edilmeye çalışılmıştır. Bunu sanatçı ve toplumu buluşturmaya yönelik bir sanat ortamı yaratma çabası olarak nitelendirmek de ihtimaller içindedir.

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir