Osmanlı Devleti’nde Yönetim Anlayışı

Osmanlı Devleti’nin yönetim anlayışı, ilk Türk devletlerinden gelen töre ve Türk İslam Uygarlığı’nin tesiri ile fethedilen yerlerdeki yönetim anlayışı çevresinde şekillenmiştir.

Osmanlı’nın yönetim sistemi, Yavuz Sultan Selim’in Mısır Seferi’ne kadar monarşik bir özellik taşırken 1517’den itibaren halifeliğin Osmanlı’ya geçmesiyle devlet yönetimi monarşik yapının yanında teokratik (dine dayalı) bir yapıya da bürünmüştür. Sadece Osmanlı Devleti’nin teokratik yönetim anlayışı kendine özgü özellikler taşımış, Osmanlı Sultanı, halife ünvanını kullanmakla beraber, dini görüş ve fetvaları şeyhülislamdan almıştır.

Osmanlı Devleti’nin kuruluşundan itibaren ülkeyi yönetme yetkisi, eski Türk geleneklerinde olduğu şeklinde hanedan üyelerine aitti. Bu yüzden padişah olan şahıs malikü’l mülk, doğrusu ülkenin ve devletin tek sahibiydi.

Osmanlı Devleti’nin ilk dönemlerinde hükümdar, mühim meselelerde tek başına karar vermez; bürokratları, ulemayı ve kumandanları toplantıya çağırarak onların da fikirlerini alırdı. Bu danışma işlemi daha sonraki yıllarda ilk Türk İslam devletlerinde olduğu şeklinde divan adında olan meclis tarafınca yerine getirilmiştir.

Divanda devlet meseleleri görüşülür sadece son sonucu gene padişah verirdi. Padişah mutlak yetkiye haiz olmasına rağmen bu yetkiyi hazzı kullanmaz; kanun, düzen, örf ve İslam hukukunu da dikkate alarak kararlarını verirdi. Fatih Sultan Mehmet Periyodu’nde gösterilen Fatih Kanunnâmesi (Kanunnâme-i Âli Osman) ile beraber örfe dayalı hukuk sistemi, yazılı hâle getirilmiştir.

Özetlemek gerekirse Mevzu Başlıkları

Osmanlıda Devletin Kutsallığı

Osmanlı Devleti’ni kuranların vatanlarına verdiği ehemmiyet ve vatanlarına yükledikleri anlam sebebiyle devlet, yöneten ve yönetilenler tarafınca mukaddes kabul edilirdi. Devletin kutsallığı anlayışı Devlet-i Aliyye (yüce devlet) kelimesi ile bütünleştirilmiş ve Osmanlı Devleti’nin resmi adı da Devlet-i Aliyye olmuştur.

Osmanlı Devleti, yönetenler ve yönetilenler olarak iki sınıfa ayrılmıştır. Yönetenler kendi içinde seyfiye, kalemiye ve ilmiye sınıfını oluştururken; yönetilenlere ırk, dil ve din ayrımı yapılmadan reâya (tebaa/halk) denilmiş ve reâyaya karşı izlenen İstimalet Politikası (gönül alma) sonucunda oldukça adaletli davranılmıştır. Hatta bu istimalet politikası sonucunda Bosna Hersekliler şeklinde bazı Balkan toplulukları Türk İslam kültürünü benimsemişlerdir.

Devlet işlerinde son dönemlerde Müslüman olmayan unsurlar doğrusu Zımmîler de vazife almış, kısacası tevdî-i emanet denilen işi ehline verme anlayışı uygulanmıştır. Osmanlı Devleti, tebaasından olan Hristiyan ailelerden devşirme sistemiyle alınan evlatları eğiterek, bunların asker olmasını yada devletin mühim kademelerinde yer almasını elde etmiştir. Kul sistemi adında olan bu sistem ile yetişen kişiler, devlet yönetiminde sadrazamlığa kadar yükselebilmişlerdir. Sokullu Mehmet Paşa da bu sadrazamlardan birisidir.

Osmanlı Devleti birçok milletten oluşmasına karşın bu unsurları bir arada tutmayı başarmış, devlet içindeki tüm unsurlara eşit ve adaletli hareket etmiştir. Halka eşit davranan Osmanlı Devleti, çoklukta birlik olma anlamına gelen, Kesrette Vahdet düşüncesini tüm dünyaya göstermiştir. Osmanlılarda devletin sonsuza kadar yaşayacağına inanılmış ve bu anlayış Devlet-i Ebet Müddet olarak ifade edilmiştir. Cihan Hâkimiyeti Ülküsü’nden hareketle, devletin sonsuza kadar yaşamasının Kanun-ı Kadim (Kanunnâme-i Âli Osman) ile mümkün olacağına inanan Osmanlı devlet yöneticileri, Düzen-ı Âlem için bir başka deyişle devletin dirlik ve düzenini sağlamak ve dünyaya seviye vermek için hususi çaba sarf etmişlerdir.

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir