Tarih Bilimi ve Uygarlığın Doğuşu

KAVRAM BİLGİSİ:

Çağ: Siyasal, toplumsal, ekonomik açıdan benzer özellikler taşıyan, insan yaşamında birçok değişikliklere ve yeniliklere neden olan mühim bir vakayla başlayıp gene mühim bir vakayla biten vakit dilimlerine çağ denir. Taş Çağı, Maden Çağı, Ilk Çağ, Orta Çağ, Yeni Çağ, Yakın Çağ şeklinde.

Höyük: Tarih süresince çeşitli nedenlerle yıkılan yerleşme bölgelerinde, yıkıntıların üst üste birikmesiyle oluşan ve bir çok kez içinde yapı kalıntılarının gömülü bulunmuş olduğu yayvan tepe. İnsanlık tarihinde yazının bulunmasından önceki dönem tarih öncesi devir olarak tanımlanmıştır. “Tarih, yazıyla adım atar.” sözü de bu doğrultudadır.

TARİH ÖNCESİ DEVİRLER:

İnsanoğlunun yeryüzünde görülmesiyle başlayıp, yazının icadına kadar geçen dönemdir. Bu dönem kendi içinde kullanılan vasıta gereçlerin niteliğine bakılırsa Taş devri ve Maden Devri olarak ikiye ayrılır.

1-TAŞDEVRİ:(M.Ö.600.000 – M.Ö. 5.000)

a) Eski Taş – Paleolitik devri ( M.Ö. 600.000  – M.Ö. 10.000)

  • İnsanlık tarihinin en uzun devresidir.
  • Bu devri yaşayan insan toplulukları ilkel bir göçebe yaşam sürmüşlerdir.
  • Ağaç kovuklarında, mağaralarda ve dere yataklarında yaşamışlardır. İnsanlar tabiatta hazır bulduklarıyla, avcılık ve balıkçılıkla geçinmişlerdir(avcı ve toplayıcı).
  • İnsanlar bu devrin başlarında doğada bulunan taş, kemik ve ağaç şeklinde malzemeleri naturel hareketleriyle işlemeden kullanmışlardır. Sadece zaman içinde taşı yontarak daha kullanışlı vasıta gereçler halletmeye başlamışlardır. Bu zamanda görülen en yaygın aletler çakmak taşı, kemik ve ağaçlardan meydana getirilen kesici ve delici silahlardır.
  • Bu zamanda yaşayan insanoğlu mağara duvarlarına duygu ve düşüncelerini özetleyen çeşitli resimler yapmışlardır.
  • Antalya’da Karain, Beldibi ve Belbaşı mağaraları, İstanbul’da Yarımburgaz Mağarası Anadolu’da bu döneme ilişkin mühim merkezlerdir. Yarımburgaz Mağarası Türkiye’de malum en eski yerleşim yeridir.
  • Dünyada Paleolitik Döneme ilişkin ilk izlere İspanya’daki Altamira, Fransa’da Laskö mağaralarında rastlanmıştır.

b) Orta Taş (Yontma Taş) – Mezolitik devri : (M.Ö. 10.000 – M.Ö. 8.000)

  • Mezolitik Devir Eski Taş Devri ile Yeni Taş Devri içinde bir geçiş zamanıdır.
  • Paleolitik Devir’in sonlarında buzulların erimesiyle iklim koşulları insanların yaşayışına uygun hale gelmeye adım atmıştır. İnsanlar geçimlerini avcılık ve toplayıcılık yaparak sürdürmüşlerdir. Sadece beslenme çeşitlenmiş, bitkilerle beslenme yaygınlaşmıştır. Bu gelişmeler tarımsal faaliyetlerin başlamasına uygun bir ortam hazırlamıştır.
  • Mezolitik Dönem’de çakmak taşından yapılmış, (mikrolit) günlük yaşamda kullanılmaya yönelik minik vasıta gereçler yapılmıştır.
  • Bu devrin sonlarında ateş bulunmuştur. İnsanlar bu sayede soğuktan ve yırtıcı hayvan saldırılarından korunma, mağaraları aydınlatma, yiyecekleri pişirme olanağı elde edilmiştir. Bu durum ateşin, insanların yaşam koşullarının iyileşmesine katkı sağladığını göstermektedir.

Uyarı: Cilalı Taş Periyodu’nde toprak pişirilerek seramik kaplar yapılmış, Maden Devri’nde ise çeşitli madenler yüksek ısıda eritilerek işlenmiştir. Bu durum, ateşin kullanılmasının uygarlığın gelişmesine katkıda bulunduğunu gösterir.

  • Klan isminde olan kan bağına bağlı ilk insan toplulukları da bu zamanda oluşmuştur.
  • Orta Asya’da Mezolotik Çağ’a ilişkin en eski yerleşim yeri Tacikistan’da Ceyhun Nehri’nin yukarı kısmındaki Kuldara bölgesidir. Türkiye’de bu periyodu aydınlatan bazı merkezler ise Antalya’da Beldibi, Ankara’da Macunçay, Göller yöresinde Baradiz, Samsun’da Tekkeköy mağaralarıdır.

c)- Yeni Taş (Cilalı Taş) – Neolitik devri : (M.Ö. 8.000 – M.Ö. 5.500)

  • Bu zamanda toprak işlenerek ziraat yaşamı başlamış ve köyler kurularak yerleşik hayata geçilmiştir.
  • Köpek, koyun, keçi ve sığır şeklinde hayvanlar bu zamanda evcilleştirilmiştir.
  • Ateşte pişmiş toprak kap, kacak, çanak ve çömlekler  seramik sanatının ilk örnekleri oldu.
  • Bu devrin sonlarına doğru dokumacılıkta başladı. Nebat liflerinden insanoğlu elbise halletmeye başladılar.
  • Menhir, Dolmen, Tümülüs şeklinde ilk anıt mezarlar da bu zamanda yapılmıştır.

Uyarı:Cilalı Taş Devri’nde yerleşik hayata geçilmesi; toplumsal yaşantının gelişmesine, insanoğlu arasındaki ilişkileri düzenleyen kuralların konulmasına, iyelik teriminin ortaya çıkmasına, çeşitli mesleklerin oluşmasına ortam hazırlamıştır.

Yeni Taş Çağı’na ilkin Mezopotamya, Anadolu, İran, Suriye çevresinde girilmiştir. Devletimizde bulunan Diyarbakır’da Çayönü, Gaziantep’de Sakçagözü, Konya’da Çatalhöyük mühim merkezlerdir.

2-MADEN DEVRİ: (M.Ö. 5.000 – M.Ö. 3.500)

Taş devrinin sonlarına doğru ateşinde yardımıyla maden ortaya çıkarılmıştır.

a-Bakır (Kalkolitik) devri: İlk kullanılan maden bakırdır. İnsanlar bakırdan tabanca, kap, kacak yapımında yararlandılar. Bilhassa bu madenin dayanıksız olması yaygın olarak kullanılmasını engellemiştir. Maden Devri’nde ilk kere işlenen ve kullanılan madenler bakırın yanında altın ve gümüştür.  İnsanlar tabanca ve ev eşyası yapımında bakır kullandılar. Süs ve takı yapımında ise altın ve gümüş kullandılar.

b-Tunç devri: Tunç; bakır ile kalayın karıştırılması ile elde edilmiş bakırdan daha sert bir madendir. Ziraat ve harp aletlerinin yapımında kullanılmıştır. Bu dönem Kent Devletlerinin kurulmaya başlandığı ve ilk büyük devletlerin ortaya çıkmış olduğu dönemdir.  Devletler arası ticari ilişkilerde adım atmıştır.

c-Demir devri: Demirin kullanılmaya başlanması insanlık tarihinin ilk en mühim buluşu sayılır. Doğada bolca bulunmasının yanında kolayca işlenen demir, medeniyetin gelişmesine katkıda bulunmuştur. Madeni parada ilk kez bu zamanda kullanılmıştır, bu da ticareti canlandırmıştır. Demir devrinde minik kent devletlerinin yerine büyük devletler kurulmaya başlanmıştır. Bu devrin sonuna doğru yazının bulunması ile zamanı devirlere geçilmiştir.

ANADOLU’NUN (TÜRKİYE’NİN) TARİH ÖNCESİ DEVİRLERİNİ AYDINLATAN MERKEZLER

1-KARAİN MAĞARASI  : Antalya’dadır. Yontma taş devrine ilişkin ev ve av eşyaları bulunmuştur. Bu mağaranın en mühim özelliği Anadolu’da ki ilk insan izlerinin burada bulunmasıdır.

2-BELDİBİ MAĞARASI :Antalya’dadır. Eski taş ve yontma taş devrine ilişkin eşyalar bulunmuştur. Bulgular bu devir insanlarının geçimlerini avcılık ve nebat toplayıcılığı ile sağladıklarını ortaya koymuştur.

3-ÇAYÖNÜ :Diyarbakır’ın Ergani ilçesindedir. Cilalı taş devrine ilişkin ilk yerleşim yeridir. Türkiye’de ilk çiftçiliği başlatanlar bunlardır. Buğday üretmişlerdir. Çayönü, Türkiye ve Güneydoğu Avrupa’da Cilalı Taş Devri’nde kurulan ilk köy yerleşim yeridir. Burada oturanlar Türkiye’nin ilk çiftçileridir.

4-ÇATALHÖYÜK :Konya’nın Çumra ilçesi yakınlarındadır. Cilalı taş devrine aittir. Burası insanlık tarihinin ilk kent yerleşmesi kabul edilir. Çatalhöyük’te tarımın yanı sıra, tecim ve endüstri de gelişmiştir. Maden işçiliği, dokumacılık, Çanak ve çömlek yapımını gösteren kalıntılar bu yargıyı doğrulamaktadır. Konya yöresinde bakır ve kurşun madenleri bulunmamasına karşın, Çatalhöyük’te bu madenlerden yapılmış boncuk ve yüzük şeklinde takılara rastlanması da başka toplumlarla tecim yaptıklarını göstermektedir.

5-HACILAR :Burdur’dadır. Cilalı taş devrine aittir. Şehrin etrafını surlarla çevirerek, düşman saldırısına karşı sur yapımının ilk örneklerini vermişlerdir. Hacılar’da, Çatalhöyük’ten değişik olarak evlerin içinde sokakların bulunması şehir yapısının gelişmeye başladığını göstermektedir.

6-TRUVA :Çanakkale İntepe bucağındadır. 9 aynı kültür kalıntılarına rastlanmıştır. Homeros’un ilyada adlı destanında anlatılan Truva Savaşları yedinci kent döneminde olmuştur. Truva’da yaşayanların çiftçilik, hayvancılık ve balıkçılıkla uğraştıkları ortaya çıkarılmıştır. Ege Bölgesi’nde bulunan eşyaların Truva’dakilere benzemesi, Truva kültürünün tüm bölgeye yayıldığını göstermektedir.

7-ALİŞAR :Yozgat’tadır. 7 ayrı kültür kalıntılarına rastlanmıştır. Kalıntılardan madeni eşya, çanak – çömlek ve seramikçiliğin geliştiği anlaşılmaktadır.

8-ALACAHÖYÜK :Çorum’un Alaca ilçesindedir.  4 ayrı kültür kalıntılarına rastlanmıştır. Altın, gümüş ve bakırdan güneş figürleri ileri uygarlık olduklarını göstermektedir. Alacahöyük’te bulunan ve M.Ö. 2500 yıllarına ilişkin olan kılıç, dünyanın en eski kılıcı olarak bilinmekteyken 1996 senesinde Malatya civarlarındaki Aslantepe’de M.Ö. 3300 – 3000 yıllarına ilişkin, üst kısımları işlemeli kılıçlar bulunmuştur. Bu durum, yeni belgelerin ortaya çıkmasıyla tarihin tekrardan değerlendirilmesi icap ettiğini göstermektedir.
Anadoluda ki öteki eski yerleşim bölgeleri: Adıyaman-Palanlı Mağarası, Hatay(Samandağı)-Mağaracık Mağarası, Ankara-Macunçay Mağarası, Samsun-Tekkeköy Mağarası, Gaziantep-Sakçagözü, Konya-Canhasan, Denizli-Beyce Sultan, Samsun İkiztepe, Van-Tilkitepe, Konya-İvriz

Tarih öncesi dönemlerin genel Özellikleri:

  1. İnsanlar sırasıyla taş, toprak ve madenden eşya ve aletler yapmışlardır.
  2. Tarih öncesi dönemleri tüm toplumlar aynı anda yada aynı sıralamayı takip ederek yaşamamışlardır.
  3. Bu dönemlerin birbirinden ayrılmasında insanların kullandıkları vasıta ve gereçlerin nitelikleri esas alınmıştır.
  4. Göçler ve savaşlar sonucunda bazı toplumlar birkaç tarih öncesi periyodu aynı anda yaşamışlardır.
  5. Bu dönemlerin uzun sürmesinin en mühim sebeplerinden biri de informasyon akışı ve yazışma imkânlarının yetersiz olması
  6. Yazı kullanılmadığından bu devirlerin tam olarak aydınlatılması mümkün olamamıştır. Yalnızca,  o dönemde yaşamış insan topluluklarının bıraktığı kalıntılardan yararlanılarak informasyon edinilebilmiştir.

TARİHİ DEVİRLER: (Tarih Çağları)

M.Ö. 3.500’de Sümerlerin çivi yazısını bulmasıyla başlayıp, günümüze kadar devam eden dönemdir.  Tarihin çağlara ayrılmasında insanlık tarihini etkileyen ve günümüz uygarlığının oluşmasına ortam hazırlayan mühim siyasal ve toplumsal vakalar temel alınmıştır. Tarihin çağlara ayrılmasının amacı geçmişte yaşanmış olan gelişmelerin incelenmesini ve öğretimini kolaylaştırmaktır.
Çağ ayırımında tarihçiler değişik vakaları esas almışlardır. Bu durum her toplumun ulusal tarih anlayışı ve zamanı değerlendirme yaklaşımıyla açıklanabilir. Tarih çağlarının süresi geçmişten günümüze yaklaştıkça kısalmaktadır. Bu durum toplumlar arası etkileşimin giderek artması ve teknolojik gelişmelerin insan topluluklarını etkilemesiyle açıklanabilir.

Zamanı Çağlar

  1. ESKİ (İlk) ÇAĞ               MÖ. 3500-MS375
  2. ORTA ÇAĞ                      375-1453
  3. YENİ ÇAĞ                       1453-1789
  4. YAKIN ÇAĞ                    1789-……

2.KONU İLK ÇAĞ UYGARLIKLARI

1-KÜLTÜR VE UYGARLIK

Kültür, bir millete ilişkin maddi ve içsel değerlerin bütünüdür.
Bu değerler göç, harp, tecim şeklinde yollarla dünyanın değişik bölgelerine taşınmış ve kültürler arası etkileşim meydana gelmiştir. Bunun sonucunda Uygarlık denilen milletlerarası ortak değerler oluşmuştur.

Uygarlık, uygarlık;, binlerce yıl devam eden gelişmeler sonunda, insan aklının, bilim ve teknolojisinin katkısı ile ortaya çıkan ve tüm insanlığın eseri ve malı olan  ortak değerlerdir. Anadolu, Mezopotamya, Mısır, İran, Çin, ve Hindistan mühim uygarlıkların kurulduğu bölgelerdir.

2-MEZOPOTAMYA UYGARLIĞI

Mezopotamya; İki dere arası anlamına gelir. Eski çağlarda Dicle ile Fırat nehirleri içinde kalan bölgeye MEZOPOTAMYA denirdi. Bu iki nehrin Anadolu’dan birbirlerine oldukça yaklaştıkları yere kadar olan kısmına Yukarı Mezopotamya, buradan Basra Körfezine kadar olan bölüme de Aşağı Mezopotamya denir.
Bölgede taş azca olduğundan zamanı yapılar çoğu zaman topraktan yapılmıştır. Bu yüzden geçmişten günümüze oldukça azca zamanı yaratı kalmıştır.

1-Sümerler (MÖ.4000 – MÖ.2350)

Mezopotamya zamanı Asya kökenli olan Sümerlerle adım atmıştır. Sümerler Ur, Uruk, Lagaş, Urnamu ve Kiş şeklinde site devletleri halinde yaşarlardı. Sümerlerin “Site” denilen kent devletlerinin başlangıcında Ensi ve Patesi denilen rahipler bulunurdu. Krallar, hem başyargıç, hem de başkomutandı. Ensi birkaç siteyi yönetimi altına alırsa Lugal, tüm Sümer ülkesine hakim olursa Lugal-Kalma denirdi. Ek olarak yönetimde danışma meclisleri de vardı. Sümer kent devletleri içinde sık sık savaşlar yaşanmaktaydı.

Bu durum;

  1. Siyasal birliğin kurulmasını, Sümerlerin kuvvetli ve büyük bir imparatorluk olmasını engellemiştir.
  2. Sümer kent devletlerinin dışarıdan gelen saldırılar karşısında zor durumda kalmasına niçin olmuştur.

Sümerlerin mühim özellikleri şunlardır:
-Sümerler tarihte ilk yazıyı kullanan uygarlıktır (M.Ö. 3200’ler).

Uyarı:

Sümerlerin yazıyı kullanmaya başlamaları;

  1. Tarih çağlarının başlamasını elde etmiştir.
  2. Informasyon birikimini ve aktarımını kolaylaştırmıştır.
  3. Yönetim, tecim ve hukuk alanlarında bazı işlerin kolaylaştırılmasını elde etmiştir.
  4. Eğitim ve öğretim faaliyetlerini kolaylaştırmıştır.

– Sümerlerin dili Asya kökenlidir. Sümer dilinde Türkçe’ye benzeyen birçok kelimeye rastlanmıştır. Yazı ile beraber Mezopotamya’da edebiyat gelişmiştir. Mezopotamya edebiyatına ilişkin eserler çoğu zaman dini konuludur. Sümerlerin Gılgamış, Tufan ve Yaradılış destanları meşhurdur.

-Sümerlerde rahipler devlet yönetimini ele geçirerek halkı soymaya başlamışlardı. Bu gelişme üstüne halk ayaklanmış ve ayaklanmayı  yöneten Urukagina iktidarı ele geçirerek rahiplerin yönetimine (teokratik yönetime) son vermiştir.

Kavram Bilgisi:

Teokrasi: Tanrı adına yargı sürdüğünü iddia eden devlet şeklidir. Teokratik devletlerde yönetim dini kurallara bakılırsa düzenlenir ve din adamları devlet yönetiminde söz sahibidir. İlk Çağda ve Orta Çağda kralların büyük bir kısmı egemenliklerini güçlendirebilmek için Tanrı tarafınca görevlendirildiklerini iddia etmişlerdir. Bu yönetim şekli din adamlarının cemiyet üstündeki etkinliğini artırıcı niteliktedir.

– Mezopotamya’da topraklar tanrıların malı sayılıyor, rahiplerin nezaretinde işletiliyor, ürünün büyük kısmı tapınaklara veriliyordu. Urukagina reformlarından sonrasında hususi iyelik görülmeye adım atmıştır.

– Tarihte malum ilk yazılı kanunlar Sümerlerin Lagaş Kralı Urukagina tarafınca yapılmıştır (MÖ 2375).

Uyarı:

Sümerlerin yazılı kanunlar yapması,

-Aynı suçları işleyenlere değişik cezalar verilmesini engellemiştir.

-Toplumda adaletin sağlanmasını kolaylaştırmıştır.

-Hukuk anlayışının gelişmesini elde etmiştir.

– Varlıklı ve uygarlık alanında ileri olan Sümer ülkesi, sık sık istilaya uğruyordu. Bu yüzden Mezopotamya uygarlıkları ordu ve askerliğe ehemmiyet vermişlerdir. Varlıklı oldukları için devamlı saldırıya uğrayan Sümerlerde her adam askerdi.
– Sümerler aritmetik ve geometrinin temellerini atmışlardır. Alan, hacim, uzunluk ve ağırlık ölçülerini kullanıyorlardı. Astronomide oldukça mühim buluşlar gerçekleştirmişlerdir. Zigguratların en üst katını gözlemevi olarak kullanan Sümerler, ayı 30, yılı 360 güne böldüler, ay ve güneş tutulmalarını hesapladılar. Bu durum Sümerlerin astronomi alanındaki gelişmişliklerine kanıt olarak gösterilebilir.

Uyarı:

1-Zigguratlar yedi kattan oluşan olup son katında rahipler gökyüzünü incelerken, orta katlar ibadete ayrılmış, alt katlar da tahıl ambar olarak kullanılmıştır. Yüksek olmasının sebebi Tanrıya yakın olma isteğidir.

2-Sümer uygarlığı, Mezopotamya’da kurulan öteki devletler tarafınca devam ettirilmiştir. Mezopotamya uygarlıklarının sınırlarını Anadolu’ya kadar genişletmeleri iki bölgede kurulan medeniyetlerin birbirleriyle etkileşimine ortam hazırlamıştır.

2-Akadlılar (MÖ.4000 – MÖ.2100)

-Akadlar, Arap yarımadasından Mezopotamya’ya ilk gelen Sami kökenli kavimdir. Akadlılar, Sümer egemenliğine son vererek başkenti Agade olan Akad Krallığı’nı kurdular (MÖ. 2350).

-İlk tertipli orduyu kuran Akadlılar, kısa sürede Mezopotamya’ya egemen oldular ve sınırlarını Doğu Anadolu’ya kadar genişlettiler. Akadlılar, Fırat nehri boyların tarihte malum ilk imparatorluğu kurdular. Sümer kültürünün tesirinde kalan Akadlılar, bu kültürü Ön Asya’ya yaydılar.

-Akad İmparatorluğu, Kral Sargon’un ölümünden sonrasında zayıflamış ve tekrardan güçlenen Sümerliler tarafınca yıkılmıştır (M.Ö. 2100).

Uyarı:

Mezopotamya’da Sümerce ve Sami dilleri (Akadca, Aramice) kullanılmıştır. Anadolu uygarlıklarından Hititler ve bölgedeki uygarlıklar değişik dilleri konuşmalarına karşın, resmi yazışmalarda Akadca ve Aramca’yı kullanmışlardır. Bu durum Akadlıların siyasal ve diplomatik alanda kuvvetli bulunduğunu göstermektedir.

3-Elamlılar (MÖ.3000 – MÖ.600)

  • Mezopotamya’nın cenup doğusunda kuruldular.
  • Başkentleri Sus’tu. Sümer kültürünü devam ettirmişlerdir.
  • Çanak, çömlek ve seramik yapımında ilerlemişlerdir.
  • Mezopotamya medeniyetleri içinde en zayıfı olan Elamlılar,  Asurlular tarafınca yıkıldılar.

4-Babilliler – Amurrular (MÖ.2000 – MÖ.539)

-Arabistan’dan gelen Babilliler Babil başkent olmak suretiyle devlet kurdular.
– Meşhur kralları Hammurabi zamanında büyük bir devlet oldular. Birinci Babil devleti Hititler tarafınca yıkılmış (M.Ö. 1800), sadece bir süre sonrasında tekrardan bağımsız bir devlet kurmuşlardır (M.Ö. 612). II. Babil Devletine Persler son vermişlerdir (M.Ö. 539).
-Babil kralı Hammurabi, Sümerlerden beri devam eden rahip kral anlayışını terk ederek enerjisini ordudan alan bir yönetim kurmuştur. Böylece mutlak monarşi rejiminin temeli atılmıştır.

Kavram Bilgisi:

Mutlakiyet (Mutlak Monarşi): Kralların devlet yönetimine tek başına egemen olduğu rejimdir. Siyasal gücü elinde tutan şahıs, hiç kimseye karşı görevli değildir. Tüm yetkiler kralın elinde toplanmıştır. Bu yönetim biçiminde merkezi otorite oldukça güçlüdür. Bu yönetim modeli ilk kez Babil kralı Hammurabi tarafınca kurulmuştur.

-Hammurabi, Mezopotamya’da Sümerlerden itibaren mevcud kanunları bir araya getirerek tarihte ilk anayasa olarak kabul edilen Hammurabi Kanunları’nı yapmıştır. Sümer kanunlarına bakılırsa daha sert olan bu kanunlar, kısas usulüne bakılırsa düzenlenmiştir.
Uyarı:

Sümer kanunları, bir kent devletindeki toplumsal yaşamı düzenlemeye yönelikti. Hammurabi kanunları ise imparatorluğun bütününde geçerli olduğundan Sümer kanunlarına bakılırsa daha geniş kapsamlıdır.

Babilliler sanata büyük ehemmiyet vermişlerdir. Dünyanın yedi harikasından biri sayılan Babil Asma Bahçeleri ve dünyanın en büyük zigguratı olan Babil Kulesi en mühim eserleridir.
5-Asurlular (MÖ.2100 – MÖ.625)
-Mezopotamyaya gelen son Sami (Arap)  kökenli kavimdir. Yukarı Mezopotamya, İran’ın batısı ve Anadolu’nun güneyi Asur ülkesidir. Başkentleri Ninova idi. Asurlular tarihte malum ilk kütüphaneyi de burada Ninova’da kurdular.
-Asurlular en kuvvetli oldukları dönemlerde İran, Mısır ve Kıbrıs’ı ele geçirmişlerdir. Asurlular, kendilerine karşı birleşen Medler ve Babil saldırıları sonucunda yıkılmışlardır (M.Ö.625).
-Asurlular, tüccar bir kavim olarak bilinmektedir. Asurlular, MÖ. 2000 yıllarında Anadolu’da tecim kolonileri kurarak ticareti geliştirmişlerdir. Kayseri yöresindeki Kültepe’de ticaretle ilgili Asurca birçok tablet bulunmuştur. Asurlular Anadolu’nun yazı ile tanışmasını sağlamışlardır. Asurluların Anadolu ile yaptıkları tecim faaliyetleri iki bölge içinde kültürel etkileşime de olanak elde etmiştir.
3-ORTA ASYA UYGARLIĞI
Orta Asya’da meydana getirilen kazılarda Anav, Afanesyevo, Andronova, Karasuk, Abakan, Tagar kültürleri ortaya çıkarılmıştır.
Zamanı MÖ 5000 yıllarına kadar uzanan bu kültürler Orta Asya’da kurulan Türk devletlerini birçok yönden etkilemiştir.
ANAV KÜLTÜRÜ (MÖ 4500 – MÖ 1000)
Batı Türkistan’da Aşkabat civarlarında meydana getirilen kazılarda ortaya çıkarılmış en eski kültürdür. Yerleşik yaşam yaşanmış olan bu kültür merkezinde ziraat, dokumacılık gelişmiş, topraktan ve bakırdan eşyalar yapılmıştır.
AFANESYEVO KÜLTÜRÜ (MÖ 3000 – MÖ 1700)
Altay – Sayan dağlarının şimal batısında meydana getirilen kazılarda ortaya çıkarılmıştır. Türklerin en eski kültürüdür. Bu kültür merkezinde taş, kemik ve bakırdan yapılmış eşyalar bulunmuştur.
ANDRONOVA KÜLTÜRÜ (MÖ 1700- MÖ 1200)
Hazar Denizi’nin kuzeydoğusundan Ural Dağları’na kadar uzanan bölgede en geniş yayılma alanına haiz kültürdür. Tunçtan ve altından yapılmış eşyalar ilk kere bu kültür bölgesinde bulunmuştur.
KARASUK KÜLTÜRÜ (MÖ 1200 – MÖ 700)
Yenisey lrmağı’nın bir kolu olan Karasuk Nehri kenarında oluşturulmuştur. Orta Asya uygarlığında demir ilk kez bu
kültürde işlenmiştir.
TAGAR KÜLTÜRÜ (MÖ 700 – MÖ 100)
En gelişmiş Orta Asya kültürüdür. Abakan bölgesinde meydana getirilen kazılarda Tagar kültürüne ilişkin ok uçları, iğne, bilezik, küpe, tarak vb. eşyalar bulunmuştur.
İSKİTLER
İskitler, MÖ Vll ile MÖ Il. yüzyıllar içinde Orta Asya ve Karadeniz’in kuzeyinde mühim bir uygarlık kurmuşlardır. Bu bölgelerde meydana getirilen kazılarda ortaya çıkarılan kalıntılar İskitlerin, Türk kökenli olduklarını ortaya koymuştur.
İskitler  Anadolu’ya ilk akın icra eden Türk topluluğudur. Kafkaslar üstünden Anadolu’ya giren İskitler Anadolu’nun doğusunu egemenlik altına aldılar. Savaşçı bir topluluk olan İskitler, Kafkasya üstünden Anadolu’ya seferler icra eden Medlerle birleşerek Urartu Devleti’ni yıkmış, Suriye’yi geçerek Mısır’a kadar ilerlemişlerdir.
İskit – Pers savaşları İskitlerin Alp Er Tunga, İranlıların da Şehname destanlarına mevzu olmuştur. Konargöçer bir yaşam tarzını benimseyen İskitler çadır şekline getirilmiş otomobiller içinde yaşamış, hayvancılıkla uğraşmışlardır.
Altın, gümüş işçiliğinde usta olan İskitler, bozkırların kuyumcuları olarak tanımlanmışlardır. Bozkır hayvan üslubunu yansıtan eşyaları altın ve gümüşle işlemişlerdir. Eşyalarında at, geyik, kuş motifleri ağırlıktadır. Bu durum İskit sanatında, hayvan üslubunun mühim yer tuttuğunu gösterir.
İskitler Gök Tanrı dinine inanmışlardır.
4-MISIR UYGARLIĞI
Şimal Afrika’da Nil Nehri ve çevresinde kurulmuş olan bir medeniyettir. Etrafının çöl ve denizlerle kaplı olması, öteki medeniyetlerle etkileşiminin daha azca olmasına sebep olmuştur.  Bu yüzden mısır uygarlığı kendine özgü bir medeniyettir. Mısır, coğrafi konumu gereği istilalara fazla uğramadığı için Mısır’da zamanı gelişim sırasıyla yaşanmıştır.
Eskiçağ Mısır zamanı; eski, orta ve yeni krallık olmak suretiyle üçe ayrılır. İlk yazılı antak kalma olan Kadeş anlaşması (MÖ.1280) yeni krallık döneminde yapılmıştır. Mısır ilkin Perslerin(MÖ.525), sonrasında da Büyük İskender’in istilasına uğramıştır.
Yönetim
Mısır’da ilk olarak nom isminde olan kent devletleri bulunuyordu.  Mısır’da devletin başlangıcında firavun isminde olan krallar bulunuyordu. Firavunlar devletin mutlak hâkimiydi. Kendilerini tanrının oğlu olarak adlandırıyorlardı. Bu yüzden emirleri tanrı buyruğu şeklinde algılanarak yerine getirilirdi. Mısır’da kralın yanında asil ailelerden seçilen kalabalık bir siyasetçi sınıfı bulunur ve devlet işlerinin yürütülmesinde krala destek olurlardı.
Ordu
Varlıklı bir ülke olan Mısır’da önceleri müdafa amacıyla, sonraki dönemlerde ise sınırları genişletme amacıyla kuvvetli orduların kurulmasına ehemmiyet verilmiştir. Mısır ordusunun büyük kısmı yayalardan oluşuyordu. Firavun’a bağlı askerlere maaş ödeniyor, eyaletlerdeki askerler ise kendilerine verilen toprak gelirleriyle geçiniyordu.
Hukuk
Firavunlar, tüm insanların üstünde bir varlık olarak dini ve siyasal gücü kendilerinde toplamış, emirleri tanrı buyruğu olarak kabul edilmişti. Eski Mısır’da, kanunlar yapılmış, mahkemeler açılmışsa da Mısır hukuku, Anadolu ve Mezopotamya hukukları kadar gelişmemiştir. Mısır’da davalara bakan en yüksek mahkemeye “Altı Büyük Ev” denirdi.
Uyarı: Mısır’da hukukun gelişmemesinde firavunların sonsuz yetkilere haiz olmalarının etkili olduğu söylenebilir.
Din ve İnanış
Mısır’da oldukça tanrılı (politeist) bir inanış sistemi vardı. En mühim tanrıları içinde; güneş tanrısı Amon-Ra ve Nil tanrısı Öziris sayılabilir. IV. Amenofis, tek tanrılı bir inanış yaymaya çalıştıysa da başarıya ulaşmış olamamıştır.
Mısırlılar öldükten sonrasında dirilmeye inanmışlar ve bundan dolayı ölülerin bazı eşyalarını mezarlarına koymuşlardır. Bu mezarlardan en muhteşemleri firavunlar için meydana getirilen piramitlerdir. Mısırlılar ölen kişilerin cesetlerinin çürümemesi için ölülerini mumyalamışlardır. Bu durum, mumyacılık ve insan vücudunun yakından tanınmasına paralel olarak tıp biliminin gelişmesini elde etmiştir.
Toplumsal ve Ekonomik Yaşam
Mısır’da halk katipler, rahipler, askerler, şehirliler, zanaatkarlar, köylüler ve köleler olarak ayrılmıştır. Krallar, köleleri çoğu zaman ziraat yada mabet yapımı işlerinde kullanırdı. Kölelerin hiçbir hakkı yoktu. Köylülerden üstte memurlar sınıfı bulunurdu. Memurlar, asil ailelerden seçilirdi. Bazı memuriyetler babadan oğla geçerdi. Rahiplik onurlu bir meslek kabul edilmişti.
Mısır’ın en mühim gelir kaynağını ziraat ürünleri oluşturuyordu. Topraklar kral adına işleniyordu. Bununla birlikte halkın, memurların ve asillerin toprakları da vardı. Bu durum hususi mülkiyetin varlığını göstermektedir.
Ülkede varlıklı maden yatakları bulunduğundan maden işlemeciliği gelişmiştir. Kara ve deniz yolları ile oldukça geniş bir alanı kapsayan tecim ilişkisi kurulmuştur.
Yazı, Bilim ve Sanat
Mısırlılar, MÖ IV. binin sonlarında hiyeroglif yazısını kullanmaya başlamışlar ve bu yazı zaman içinde 24 harflik bir yazı sistemine dönüşmüştür. Yazı malzemesi olarak papirüsü kullanmışlardır. Mısır yazısı Fenike alfabesine öncülük etmiştir.
Mısırlılar, matematikte ilerlemişlerdir. Ziraat ürünlerinden alınan verginin hesaplanması matematiğin, Nil nehrinin taşma zamanının hesaplanması ve Nil’in taşmasıyla arazi sınırlarının belirlenmesi astronomi ve geometrinin gelişmesinde etkili olmuştur. Mısırlılar Pi sayısını hesaplamışlar, yılı 365 gün olarak bulmuşlar ve on iki aya bölmüşlerdir.
Mısır’da; tıp ve astronomi bilimleri gelişmiştir. Astronomide gelişme gösteren Mısırlılar, Nil nehrinin taşma zamanını hesaplamak amacıyla Güneş yılı esasına dayanan ilk takvimi yapmışlardır. Bu takvim değişik medeniyetlerin katkıları sonucunda günümüzde kullandığımız Miladi Takvim haline gelmiştir.
Mısır’da sanat; bilim, edebiyat, toplumsal yaşam şeklinde dinin tesiri altında gelişmiştir. Mısırlılar mimari, heykel, fotoğraf ve kabartma sanatlarında oldukça ilerlemişlerdir. Bilhassa krallar için gömüt olarak inşa edilen piramitler oldukça sağlam yapılmıştır. Piramitler, Mısırlıların matematikte oldukça ilerlediklerinin bir kanıtıdır.
5-İRAN UYGARLIĞI
İran tarihinin ilk dönemlerine ilişkin bilgilerin azca olması sebebiyle bu dönem yeterince aydınlatılamamıştır. Bu dönemlerde İran’ın değişik bölgelerinde değişik kavimlerin prenslikler kurduğunu bilmekteyiz. Bu kavimlerden Medler ve Persler İran siyasal tarihinde mühim yer tutmuştur. Medler MÖ VII. Yüzyıl ortalarında siyasal bir güç oluşturmuşlar, Keyeksar Döneminde (MÖ 625-585) bağımsız olmuşlardır.
Keyeksar’ın ölümünden sonrasında ülke içinde huzursuzluklar çıkmıştır. Pers İmparatorluğu   (MÖ. 550 – MÖ.333) MÖ. 550’de İran’da Med Devletini yıkarak  kurulmuştur.
Persler ülkeyi mutlakiyetle yönetmişlerdir. İran’da ülkeyi satraplıklara (eyaletlere) ayırıp yarı bağımsız valiler göndererek yönetimi kolaylaştırmaya çalışmışlardır.
Dini inançlarının temelini “Zerdüştlük” oluşturmuştur. Zerdüştlük, iyilik ve fenalık savaşını temel alır. İyilik tanrısı “Ahuramazda” ( Hürmüz), fenalık tanrısı “Angramanyu” (Ehrimen) içinde devamlı bir savaşım vardır.İyilik yapanlar öldüklerinde ışık yaşamına, fenalık yapanlar karanlık yaşamına giderlerdi.Bunun için aydınlık ve Işığa kıymet vermişler, Ateş’i mukaddes kabul etmişlerdir. Devamlı ateş yaktıkları, tapınma yerlerine “Ateşgede” denilir. Bundan dolayı Zerdüştler’e ateşe tapan anlamında “Mecusi” de denilmiştir.
Pers ordusu İran halkından toplanan sürekli tertipli piyade ve süvari kuvvetlerinden oluşuyordu. Bunlar mızrak, ok, yay, kama ve kalkanla donatılmışlardı. Savaşlarda demir pullardan yapılmış zırh giyerlerdi. Stratejik öneme haiz yerlerde devamlı askeri birlikler beklerdi.
Persler döneminde iletişim, ulaşım ve tertipli bir posta örgütü vardı. Ülke ulaşımına verilen ehemmiyet sonucu tecim gelişmiş, Kral Yolu üstünde mühim tecim merkezleri kurulmuştur.
Perslerden kalan sanat eserlerinin en mühimleri, krallar için meydana getirilen büyük saraylardır. Persler, Mezopotamya, Mısır, Anadolu ve Yunan sanatlarının tesirinde kalmış olarak bir “Pers üslubu” yaratmışlardır. Mimarinin yanı sıra kabartmacılığa da ehemmiyet vermişlerdir. Büyük kayaları oyarak mezarlar yapmış ve bu tarz şeyleri kabartmalarla süslemişlerdir.
6- HİNT UYGARLIĞI
Hindistan Asya Kıtası’nın güneyinde, Hint Okyanusu’na doğru uzanan büyük bir yarımadadır. Hindistan’da ilk uygarlık, MÖ 4000’li yıllarda İndus Nehri süresince ortaya çıkmıştır.
Naturel kaynakları açısından varlıklı olan Hindistan, tarih süresince bu özelliğinden dolayı birçok kavmin istilasına uğramıştır. Bunlardan birisi de Arilerdir. Ariler, MÖ 1500’lerde Orta Asya’dan Hindistan’a gelmişler; siyasal, toplumsal ve kültürel yapılarını bu bölgeye taşımışlar sadece burada merkez? bir otorite sağlayamamışlardır. Bu yüzden Hindistan “racalık” isminde olan minik prenslikler tarafınca yönetilmiştir.
Ariler, Hindistan’a gelmeleriyle beraber “kast sistemini” bu bölgeye taşımışlardır. Kast, meslekleri babadan oğula geçen ve aynı geleneklere bağlı bulunan çeşitli toplumsal sınıflardan oluşan bir sistemdir. Bu sistemde brahmanlar, din adamlarından, kşatriyalar, raca, asker ve asillerden; vaysiyalar, tüccar ve çiftçilerden; sudralar, zanaatkar ve işçilerden oluşmuştur. Kast sisteminin haricinde kalanlar da paryaları meydana getirmiştir.
Hindistan’la ilgili ilk bilgiler “veda” isminde olan dini içerikli metinlerde geçmiştir. Ariler bölgeye geldiklerinde vedaları geliştirerek Hinduizme yaşam veren Brahmanizmin ortaya çıkmasını sağlamışlardır. Değişik toplulukların Brahmanizm dinine girememesi sebebiyle bu din Hindistan’da fazla yayılamamıştır. Hinduizm ve Brahmanizm’den başka Hindistan’da Taoizm, Konfüçyüsçülük, Manihaizm dinleri varlık göstermiştir.
KAST SİSTEMİNİN ÖZELLİKLERİ

•Her kastın bir adı vardır. Kast üyeleri kendi adları ile beraber bu adı da belirtirler.

•Kast dışı toplumsal ilişki oluşturmak yasaktır. Her üye kendi kastı içinde evlenir.

•Bir Hindu kendi kastı dışındaki bir kast üyesi ile yiyecek yiyemez.

•Her kastın kendine özgü törenleri vardır.

•Brahmanların kastı tüm kastlar tarafınca üstün kast olarak kabul edilir.

•Kast usullerine saygı gösterilmesini ve kastın işleyişini sağlamak için kast içinde hususi teşkilatlar vardır.

•Kast kurallarına uymayanlara verilen en ağır ceza kasttan çıkarılmadır. Bu da toplumdan dışlanma anlamına gelir.

•Kastlar içinde geçiş yoktur. Her üye doğduğu kast içinde yaşamını sürdürür. Meslekler babadan oğula geçer.

Uyarı:

Kast Sistemi sebebiyle Hindistan’da toplumsal kaynaşma sağlanamamış, Hintliler bir millet olamamışlardır. Ek olarak yönetim ve toplumsal hayatta eşitlik ilkesi uygulanamamıştır.

7-ÇİN UYGARLIĞI
Çin, Asya Kıtası’nın güneydoğusunda geniş topraklara haiz bir ülkedir. Çin uygarlığının .işmasında Çin kültürünün yanında Türk, Moğol ve Tibet kültürleri de etkili olmuştur.
Çin hakkında tarihte kıymet taşıyan ilk bilgilere MÖ Xl. yüzyılda rastlanmıştır. Merkezi otoritenin kuvvetli olduğu Çin, tarih süresince hanedanlıklarca yönetilmiş, MÖ 111. yüzyıldan itibaren siyasal birliğini tamamlayıp kuvvetli bir imparatorluk haline gelmiştir.
Çin’de tanrının oğlu” unvanını taşıyan imparatorları n mukaddes olduğuna inanılırdı. Çin imparatorlarının gücü sürekli ordulara dayanmıştır. Çin ordusu, yaya ve arabalı askerler olmak suretiyle iki sınıfa ayrılmıştır. Sadece Türklerin örnek alınmasıyla bu sınıflara atlı birlikler de dahil edilmiştir.
Çin’de toplumsal yapıyı asiller ve köylüler oluşturmuştur. Köylülere özgürlük hakkı tanımayan bu toplumsal yapıda, sınıfların yaşayış ve hukukları birbirinden farklıdır.
Çin’de en yaygın dinler Konfüçyüsçülük, Taoizm ve Budizmdir. Çin uygarlığının temeli, Konfüçyüsçülük öğretisine dayanmıştır. Bu dini öğretinin temeli erdem ve vazife ahlakına dayalıdır.
Çin’de iktisat büyük seviyede tarıma dayalıdır. Tarımın yanında iplik, ipek, porselen ve kumaş , üretimi de yapılmıştır. Çinli tüccarlar İpek Yolu vesilesiyle Çin’den Roma’ya kadar olan bölgede ticari faaliyetlerde bulunmuşlardır.
Tek heceli bir dil konuşulan Çin’de bu dile ilişkin değişik lehçeler kullanılmıştır. Çin yazısı günümüzde de kullanılmaktadır.
Çin’de fotoğraf, kumaş işleme, porselen imalatı, heykelcilik, çinicilik şeklinde zanaat ve sanat dalları gelişmiştir. Budizm, fotoğraf ve heykelciliğin gelişiminde etkili olmuştur.
Çin mimarisi, askeri ve dini yapılar yönünden gelişme göstermiştir. Çin Seddi ve Budist tapınakları
n mimarisinin en güzel örnekleridir. Çin mimarisinde ince, zarif üsluplu, birbirine geçirilmiş çatılar mühim bir yer tutmuştur.
Çinliler, mürekkep, kağıt, barut, pusula ve matbaayı kullanarak dünyada birçok gelişmeye öncülük etrniştir.
8- DOĞU AKDENİZ UYGARLIĞI
FENİKELİLER (MÖ.1000 – MÖ.520)
Sami asıllı Fenikeliler Suriye’nin Akdeniz kıyılarına ve Lübnan’a yerleştiler. Toprakları tarıma elverişli olmadığı için, denizciliği ehemmiyet vermişler, Akdeniz ve Karadeniz’de koloniler kurmuşlardır. Bu kolonilerin en ünlüsü Şimal Afrika’daki Kartaca şehriydi.

Uyarı: Fenikeliler kurmuş oldukları kolonilere yalnız ticari amaçlarını gerçekleştirmek için gittiklerinden dolayı buraları yurt edinmemişlerdir. Bu yüzden kolonilerini kısa sürede kaybetmişlerdir.

Fenikeliler, Akdeniz’de geniş bir alanda birçok uygarlık ile tecim ilişkileri kurmuş, Doğu ve Ön Asya uygarlıkları ile Akdeniz uygarlıkları içinde kültürel etkileşim yaşanmasını sağlamışlardır.
Fenikelilerin dünya uygarlığına en mühim katkıları günümüzde kullanılan Latin alfabesinin temelini oluşturan 22 harfli ilk alfabeyi bulmalarıdır. Bu alfabe sırasıyla İyonyalılar, Yunanlılar ve Latinler tarafınca geliştirilmiştir. Fenike alfabesi, Latin alfabesinden başka Kiril, İbrani, Arap ve Yunan alfabelerinin de temelini oluşturmuştur.
İBRANİLER (MÖ.10.YÜZYIL – MS.70)
MÖ. 1500’lerde Filistin ve Lübnan dolaylarında yaşayan İbraniler Sami (Arap) ırkındandırlar.  Hz. Musa zamanında birlik haline geldiler, devlet haline gelmeleri Hz. Davud zamanında oldu,  bu zamanda Kudüs şehri kurularak başkent yapılmıştır. En kuvvetli dönemleri Hz. Süleyman zamanıdır.
Hz. Süleyman’dan sonrasında İbrani devleti İsrail ve Yahudi devleti olmak suretiyle ikiye ayrılmıştır. İsrail devletine Asurlular, Yahudi (yuda) devletine ise Babilliler son vermişlerdir.
Tek Tanrı inancı ilk kere İbranilerde görülmüştür. “Musevilik” denilen bu dinin yalnız İbranilere göndermiş olduğu kabul edilmiş, bu durum Museviliğin başka toplumlar içinde yayılmasını engellemiştir. Dünyanın çeşitli yerlerine dağılmalarına karşın dini inançları çevresinde oluşan ulusal tarihleri, Yahudilerin ulusal kimliklerini korumalarını elde etmiştir.
2. Dünya savaşı sonunda İngiltere ve ABD’nın yardımıyla bugünkü Filistin’de İsrail devletini kurmuşlardır.
9-TÜRKİYE – ANADOLU UYGARLIĞI
Anadolu; Asya ile Avrupa’yı birbirine bağlayan bir konumda olması sebebiyle Doğu ve Batı uygarlıkları içinde köprü görevini üstlenmiştir.
Verimli toprakları, yaşama uygun iklimi ve coğrafi koşullarından dolayı tarihin en eski çağlarından beri insan topluluklarının göç etmiş olduğu, uygarlık kurduğu bir bölge olmuştur. Bu yüzden Anadolu’ya medeniyetler beşiği denilmiştir.
Anadolu’nun bu özelliği bölgede,
• Kültürler içinde etkileşim olması
• Ticaretin gelişmesi
• İstilaların yaşanması
• Uygarlıkların gelişmesi
Sonuçlarına ortam hazırlamıştır.
Uyarı:

Göçler ve salgın amacıyla ANADOLU’ya gelen toplulukların haiz oldukları kültür ve uygarlığı Anadolu’ya taşıması sonucu Anadolu’da uygarlık gelişmiştir.

Anadolu’nun Mısır, Ege ve Yunan medeniyetlerine yakın bir konumda olması da bu medeniyetlerden etkilenmesini elde etmiştir.
Bu coğrafyaya ANADOLU (Anatolia) adını Romalılar verdi, Güneşin doğduğu yer anlamına gelmektedir.
Türkiye adı ise, Türkler ANADOLU’yu tamamen aldıktan sonrasında Avrupalılar tarafınca 11. yüzyıldan itibaren kullanılmaya başlandı.
Meydana getirilen kazılar ve araştırmalar Türkiye’nin tarih öncesinden itibaren mühim bir yerleşim yeri bulunduğunu bizlere göstermektedir.
Dünyanın mühim kültür merkezlerinden kabul edilen Anadolu’da; Hatti, Hitit, Frig, Lidya, İyonya ve Urartu uygarlıkları kurulmuştur. Ek olarak Anadolu’yu Persler, Büyük İskender ve Romalılar istil ederek bir süre yönetmişlerdir.
HATTİLER
Ortalama MÖ 2500-1700 yılları aralığında Anadolu’da büyük bir uygarlık oluşturmuş Hattiler hakkında bilgilerimiz oldukça sınırlıdır.
Hattiler Anadolu’nun yerli halkı olarak kabul edilmekle birlikte, göçlerle geldiklerini – hatta Türk kökenli olduklarını- savunanlar da vardır.
Meydana getirilen araştırmalar Hititler’in uygarlık ve inanç/mitoloji bakımından Hattiler’den oldukça etkilendiklerini ortaya koymuştur.
Hititler kendilerini başka isimle anmalarına karşın, ülkelerine Hatti ülkesi demeleri ve din ile ilgili tabletlerde rahibin Hatti dilinde konuştuğunu belirtmeleri bu etkiyi göstermektedir. Ek olarak hususi adların bir bir çok da Hatti dilinden gelmektedir.
Hatti uygarlığına ilişkin en mühim eserler Alacahöyük’te bulunmuştur. 1935’de Mustafa Kemal Atatürk’ün himayesinde başlamış olan kazılarda bugün Anadolu Medeniyetleri Müzesi’nde sergilenen güneş kursları, heykelcikler, altın kupalar  bir oldukça yaratı bulunmuştur.
Bir başka buluntu yeri de Tokat Horoztepe’dir. Burada da ana tanrıçaya ilişkin idoller ve merasim zilleri bulunmuştur. Sadece buluntuların büyük kısmı yurt dışına kaçırılmıştır.
Hattiler’e ilişkin süsleme ve bezeme şekillerinin Anadolu’nun birçok yerinde görülmesi bu uygarlığın ne kadar yayılmış bulunduğunu ve önemini göstermektedir.
Hatti halkı, hayvan biçimli tanrıların kültünü geliştirmiş, bilhassa de boğa en mühim simge olmuştur. Boğa ile gök/güneş kurslarının birlikteliği boğa/gök ilişkisini düşündürtmüştür. Buna bakılırsa boğa en büyük gök tanrıyı temsil etmektedir.
Hattiler Hititler’le kaynaşmış, Hatti uygarlığı Hitit uygarlığı içinde yaşamaya devam etmiştir.
HİTİTLER(ETİLER):  MÖ. 1700 – MÖ. 700
MÖ. 2000 yıllarında Anadolu’ya Kafkaslardan geldikleri tahmin edilmektedir. Kızılırmak yayı çevresinde kurulmuştur. Başşehirleri Hattuşaş (Boğazköy)’dır. Hitit zamanı üç bölüme ayrılır:
Eski Hitit Devleti (M.Ö. 1800 – 1400)
Dört yüz yılda 19 kral yargı sürmüştür. Devletin başkenti Hattuşaş’tır. Babil alınarak Hititlerin Mezopotamya uygarlığı ile direkt ilişkiye geçmesi sağlanmıştır.
Yeni Hitit Devleti (M.Ö. 1400 – 1200)
Anadolu’daki çeşitli krallıklar egemenlik altına alınmıştır. Devrin en mühim vakası, Hititler ile Mısırlıların Kadeş’te karşı karşıya gelmeleridir. Bu savaşın sebebi, Şimal Suriye topraklarına haiz olma mücadelesidir. MÖ. 1296 senesinde başlamış olan harp, MÖ. 1280 senesinde Kadeş Antlaşması imzalanarak bitmiştir. Bu antlaşma, tarihte malum ilk yazılı antlaşmadır.
Hitit Devleti, MÖ. 12. yüzyılda, Ege göçleri sonunda yıkılmıştır.
Geç Hitit Kent Devletleri (M.O. 1200 – 700)
Hitit İmparatorluğu’nun yıkılmasından sonrasında, Güneydoğu Anadolu’da kent devletleri kuruldu. Bu devletler içinde en önemlisi Kargamış’tır. Hitit kent devletleri, Asurlular tarafınca yıkılmıştır (M.Ö. 7. yüzyıl).

Uyarı:Siyasal alanda etkili olamayan kent devletleri, Hititlerin kültür değerlerini yaşatmışlardır.

HİTİT KÜLTÜR VE MEDENİYETİ
Devlet Yönetimi
Hitit Krallığı ilk dönemlerinde feodal beyliklerden oluşuyordu. Daha sonraları bu beylikler kaldırılarak yerlerine merkezden valiler atanmıştır. Hititler bu yolla merkezi otoriteyi güçlendirmeyi amaçlamışlardır.
İlk zamanlarda kralın yetkileri soylulardan oluşan Pankuş meclisi tarafınca sınırlandırılmıştır. Pankuş Meclisi’nin kral ve kraliçeyi yargılama yetkisi vardı. Bu durum Hititlerde meşrutiyete benzeyen bir yönetimin varlığını göstermektedir. Sadece imparatorluk döneminde Pankuş Meclisi’nin yetkileri azalırken kralın yetkileri artmıştır. Dolayısıyla soylular yönetimden uzaklaştırılmıştır.
Hitit Devleti’nin başlangıcında Büyük Kral sanını taşıyan bir hükümdar bulunuyordu. Hitit kralı bununla birlikte başkomutan, baş yargıç ve başrahipti. Hititlerdeki bu uygulama, kuvvetli bir merkezi otorite kurulmaya çalışıldığını gösterir.
Hititlerde Tavananna isminde olan kraliçe devlet işlerinde kraldan sonrasında en yetkili kişiydi. Kadeş Antlaşması’nda kralın yanı sıra kraliçenin de mührünün yer alması bu durumun bir kanıtıdır. Kraliçe, kral ülkede olmadığı zamanlarda devlet işlerine vekalet ederdi. Bu durum kraliçenin kralı temsil etme yetkisine haiz bulunduğunu göstermektedir.
Kavram Bilgisi:

Feodal Yönetim (Feodalite): Bu yönetim şeklinde devlet içişlerinde özgür hareket eden beyliklerden oluşur. Ülkenin her bölgesinde değişik kurallar geçerli olabilir. Bu durum siyasal, kültürel, ekonomik birliğin kurulmasını engelleyici niteliktedir. Bu tür yönetimlerde iç kavgalar, devletin parçalara ayrılması ve dış politikada etkisiz kalınması sık görülen durumlardır. Hititlerin feodal beyliklere son vermesi merkezi otoritenin ve ülke bütünlüğünün korunmasını elde etmiştir.

Merkezi Otorite: Bir devletin sınırları içinde yönetimin tek elde toplanmasına merkezi otorite denir. Devletlerin bütünlüğünü koruması merkezi otoritenin gücüne bağlıdır. Bu yüzden devleti kuranlar merkezi otoriteyi kuvvetli tutmaya itina göstermişlerdir. Mesela Hititler, bağlı devletlerin her yıl başkente gelmiş olarak sadakatlerini göstermelerini istemişlerdir.

Bir ülkede merkezi otoritenin zayıflaması, devletin parçalanması ve yıkılmasına neden olan temel etkenlerden biridir.

Mutlak Monarşi (Mutlakiyet): Devlet yönetiminde kralların tek başına egemen olduğu rejimdir. Siyasal gücü elinde tutan şahıs, hiçbir kurum ve kişiye karşı görevli değildir. Tüm yetkiler kralın elinde toplanmıştır. Bu yönetim biçiminde merkezi otorite oldukça güçlüdür. Bu yönetim modeli ilk kez Babil kralı Hammurabi tarafınca kurulmuştur.

Meşrutiyet: Bir ülkede meclis ile beraber bir hükümdarın bulunmuş olduğu yönetim şekline denir. Bu tür idarelerin bulunmuş olduğu ülkelerde halk, yönetime katılma olanağı kazanır. Mesela, Hititlerde kralın yanında vazife icra eden Pankuş Meclisi’ni soylular oluşturmuştur. Bu sistemde halkın tamamının yönetime iştirak etmesi mümkün olmamıştır. Bu da meşrutiyetin demokrasi şeklinde geniş katılımlı bir yönetim seçimi olmadığını ortaya koymaktadır.

Ordu
Anadolu, topraklarının verimli olması ve tecim yolları üstünde bulunması sebebiyle sık sık istilalara uğramıştır. Bu durum Anadolu’da kurulan devletleri askerliğe ehemmiyet vermeye zorlamıştır.
İlk zamanlarında tertipli bir ordusu olmayan Hititler, imparatorluk Periyodu’nde devamlı ordular kurmuştur. Hitit orduları yaya, atlı ve arabalı askerlerden oluşurdu. Hititler gerektiğinde ücretli askerler de kullanmışlardır.
Hukuk
Hititler hukuk alanında Mezopotamya uygarlığının tesiri altında kalmışlardır. Hititler, uygar hukuk ve ceza hukukuna ehemmiyet vermişler, bayanlara iyelik hakkı tanıyarak resmi evlenme geleneğini başlatmışlardır.
Hititlerde uygar hukuk ve ceza hukuku büyük gelişme göstermiştir.
Hititlerde uygar hukukun gelişmesi,
-Toplumsal yaşamın geliştiğini
-Kişisel hakların korunmasına ehemmiyet verildiği ve bayanların servet biriktirmesine olanak sağlandığını
-Toplumsal yaşamın düzene konulmasına çalışıldığını göstermektedir.
Hititler, Mezopotamya’dan değişik olarak kölelere bazı haklar tanımışlardır. Köleler mülk sahibi olabiliyor, bedelini ödedikten sonrasında özgürlüklerini kazanabiliyorlardı. Cezalar oldukça sert ve insan onuruna aykırı değildi. Bu durum Anadolu’da insana verilen değerin Mezopotamya’ya oranla daha oldukça geliştiğini gösterir.
Hititler kanunları yazılı hale getirerek aynı suça değişik ceza verilmesini önlemişlerdir. Bu durum Hititlerin adalete verdikleri önemi göstermektedir.
Hititlerde kanunlar, İlk Çağ toplumlarının büyük kısmında olduğu şeklinde tanrılar adına konmuş ve onlar adına uygulanmıştır. İlk Çağ toplumlarındaki bu anlayış, halkın kanunlara bağlılığını artırma amacının bir sonucudur.
Hititlerde kralın buyruklarına karşı gelmek, devlete baş kaldırmak büyük kabahat sayılmış ve ölümle cezalandırılmıştır. Bu da Hititlerin merkezi otoriteye ehemmiyet verdiklerini göstermektedir.
Din ve İnanış
Hititlerin dini oldukça tanrılı idi. Kendi tanrılarından başka tüm Anadolu ve Ön Asya tanrılarını da mukaddes kabul etmişlerdi. Hititlerin bu tutumu dinsel mevzularda hoşgörülü olduklarına kanıt olarak gösterilebilir. Bu yüzden Hititler zamanında Anadolu bin tanrı ili olarak adlandırılmıştır. Hititlerde dini törenler başrahip olarak kral tarafınca yönetilirdi. Bu durum kralın dinsel gücü de elinde bulundurduğunu gösterir.
Toplumsal Yaşam
Hititlerde cemiyet sınıflara ayrılmıştı. Bu fark toplumda eşitsizlik bulunduğunu gösterir. Toplumsal tabakanın en altında yer edinen kölelerin iyelik hakları vardı. Hatta başlık parasını ödeyerek asil bir hanımla evlenebiliyorlardı. Karşılık ödeyerek hürler sınıfına geçebiliyorlardı. Bu durum toplumsal statünün ekonomik duruma bakılırsa belirlendiğini ve sınıflar içinde geçiş bulunduğunu gösterir.
Ekonomik Yaşam
Hitit ekonomisi ziraat ve hayvancılığa dayanıyordu. Topraklar, tanrıların ve kralların malı kabul edilirdi. Hititler ziraat ve hayvancılığı sakınan kanunlar yaptılar. Anadolu’da tımar sistemini ilk kez Hititler uyguladılar. Hititlerde maden işlemeciliği ve kumaş dokumacılığı gelişmiştir.
Yazı, Dil ve Edebiyat
Hititler, kilden yapılmış tabletler üstünde Mezopotamya’dan aldıkları çivi yazısını, taş anıtlar üstünde ise çoğu zaman kendi buldukları hiyeroglif (fotoğraf) yazısını kullanmışlardır. Hititler, Hint-Avrupa dili olarak kabul edilen Hititçe konuşup yazmışlardır.
Hititler, Mezopotamya’nın yazınsal eserlerinin tesiri altında kalmışlar, Sümerlerin Gılgamış ve Kumarbi destanlarını endi dillerine çevirmişlerdir.
Hititler her senenin mühim vakalarını kaydederek tarih yazıcılığına katkıda bulunmuşlardır. Anal isminde olan yıllıklarda Hitit krallarının başarıları kadar yenilgileri de yazılmıştır. Vakalar tanrılara hesap verme inancıyla yazıldığı için doğru olarak kaleme alınmıştır. Bu durum Hititlerin yansız bir tarih anlayışına haiz bulunduğunu göstermektedir.
Sanat
Hitit sanatı Mezopotamya’nın tesiri altında gelişmiştir. Sadece mimaride Anadolu’ya özgü bir üslup geliştirmişlerdir.
Hititler şehirlerin etrafını surlarla çevirmişler, saray ve tapınaklar inşa etmişlerdir. Hititler heykelcilik ve kabartmacılıkta da fazlaca ilerlemişlerdir. Yazılıkaya ve İvriz kabartmaları Hitit kabartma sanatının en mühim eserleridir.

İYONYALILAR(İYONLAR):
İzmir körfezinden, güllük körfezine kadar olan bölgeye İyonya denilirdi. Yunanistan’dan Dor’ların saldırısı yüzünden gelen Akalar buradaki yerli halkla karışarak, kent devletleri halinde yaşadılar. Başlıca İyon şehirleri şunlardır: Efes, Milet, İzmir, Foça, Bodrum denizcilikle varlıklı olan İyon şehirleri ilkin Lidyaların, sonrasında da Perslerin hâkimiyetine girdi.
Yönetim
İyonyalılar kent devletleri halinde yaşamışlardır. Her kent ötekilerden bağımsız hareket etmiş ve krallar tarafınca yönetilmiştir. Bu durum İyonya’da siyasal birliğin sağlanmasını engellemiştir.
İyonya şehirlerindeki kralların zayıflamasına paralel olarak, soylular yönetimi ele geçirerek oligarşik bir yönetim kurmuşlardır. Yunan uygarlığının tesirinde kalan iyonyalılarda demokratik hükümetler kurulmuştur.
Kavram Bilgisi:

Kent Devletleri: ilk örneklerine Tunç Devri’nde rastlanan ve dar bir coğrafyaya egemen olan siyasal örgütlenmelere denir. İlk Çağ’da aynı ırk, dil, kültür ve inanç yapısına haiz oldukları halde birbirinden bağımsız yaşayan minik devletlere denilmiştir. Mesela iyonya, Yunanistan, Fenike ve Sümer uygarlıkları kent devletleri şeklinde örgütlenmişlerdir. Bu şekildeki örgütlenme kent devletleri içinde sık sık savaşlar çıkmasına, uygarlıkların siyasal alanda etkili olamamasına, dış saldırılara açık hale gelmesine ve işgale uğramalarına yol açmıştır.

Siyasal Birlik: Bir ülkenin, bir bölgenin yalnız bir güç tarafınca yönetilmesidir. Merkezi otorite terimine oldukça ya‘ n bir kavramdır. Sadece bir devletin iç bünyesindeki birlikten ziyade bir ulusun yada coğrafi bölgenin aynı yönetim altında birleşmesini ifade etmektedir. Mesela Türk siyasal birliğinin sağlanması, bağımsız yaşayan Türk devletlerinin ve boylarının tek bayrak altında toplanması anlamına gelir. Anadolu’da siyasal birliğin sağlanması, Anadolu’nun aynı devlet tarafınca yönetilmesi anlamını taşır. Bir bölgede siyasal birliğin olmaması o bölgenin dış güçlere karşı savunmasız kalmasına, değişik kültürlerin gelişmesine neden olur.

Oligarşi: Bir sınıfın yada zümrenin yönetimi üstlenmesidir.

Mesela İyonyada asiller krallık yönetimine son vererek oligarşik bir yönetim kurmuşlardır.

Demokrasi: Halk egemenliğini esas alan yönetim biçimidir. Bu sistemde yöneticiler halkın oyu ile halk içinden seçilir ve halkın iradesiyle görevden alınırlar. Demokrasi yalnız halkın yönetimi eline alması şeklinde dar bir anlama gelmez. Hem de kişiye kıymet veren, düşünce özgürlüğüne inanan, bağımsız mahkeme, özgür basın, karşıcılık etme hakkı, yasama ve anayasaya bağlılığı ilke edinen bir sistemdir. Tarihte ilk kez Yunan kent devletlerinde görülmüştür. Yunan kent devletlerindeki uygulama günümüzdeki demokrasi anlayışına bakılırsa oldukça geri niteliktedir. Mesela kölelerin ve bayanların oy hakkı bulunmamaktadır. Sadece demokrasinin bu şekli dahi Yunanistan’da düşünce özgürlüğünün gelişmesini, dolayısıyla felsefe ve bilimin ilerlemesini elde etmiştir.

Ekonomik Yaşam
İlk Çağ’da iyonyalıların deniz ticaretinde mühim bir yeri vardır. Kral Yolu’nun Lidyalıların kontrolünde olmasından dolayı kara ticaretinde etkili olamayan İyonyalılar, Akdeniz ve Karadeniz’de koloniler kurarak tecim faaliyetleriyle zenginleşmişlerdir. Karadeniz’de Sinop, Samsun ve Trabzon İyonyalıların kurmuş oldukları kolonilerden bazılarıdır.
Kavram Bilgisi:

Kolonicilik: Bir devletin ekonomik, siyasal ve toplumsal nedenlerden dolayı kendi sınırları haricinde ele geçirip yönettiği ülkeye yada topraklara koloni denir.

İlk Çağ’da hem denizlerde hem de karalarda koloniler kurulmuştur. Kolonicilik alanında Fenikeliler, Iyonyalılar, Yunanlılar ve Asurlular meşhur medeniyetlerdir.

Kolonilerin kurulmasında,

1-Hammadde ihtiyaçlarının karşılanması

2-Üretim fazlası mallar için pazar bulunması

3-Askeri gücün artırılmak istenmesi

4-Öteki devletlere askeri, siyasal ve ekonomik alanlarda üstünlük sağlama düşüncesi

etkili olmuştur.

Kolonicilikle uğraşan uluslar, yeni kaynaklar elde ederek zenginleşmişler ve ülkelerini kalkındırmışlardır.

Yazı, Bilim ve Sanat
Fenike alfabesini kullanan İyonyalılar, bu alfabenin Yunanistan’a geçmesini sağlamışlardır. Bu durum Anadolu uygarlıklarının Doğu ve Batı uygarlıkları içinde kültür alış verişini elde eden bir köprü görevi üstlendiğini göstermektedir.
Anadolu medeniyetleri içinde her yönden en ileri olanı iyonyalılardır.

Uyarı:

İyonya’da pozitif bilimlerin gelişmesinde,

-Özgür düşüncenin gelişmiş olması

-Ön Asya’dan gelen tecim yollarının bitiş noktasında oldukları için yeni gelişimleri öğrenmeleri

-Kolonicilik ve deniz ticareti yardımıyla dış dünyayı tanımaları etkili olmuştur.

İyonya, günümüz Avrupa uygarlığının oluşmasına katkı elde eden en mühim uygarlıklardan biridir. Felsefe, matematik ve tıp bilimlerinin temeli iyonyada atılmıştır. Matematikte Tales ve Pisagor, felsefede Diyojen, tıpta Hipokrat ve tarih alanında Herodotos meşhur isimlerdir. Herodotos, araştırarak yazmaya çalmış olduğu için tarih biliminin babası kabul edilmiştir. İyon edebiyatının en mühim eseri Homeros’un –İlyada ve Odesa destanı– dır.
İyonyalıların öteki özellikleri şunlardır:
-İyonyalıların en mühim eseri dünyanın yedi harikasından biri sayılan Artemis Tapınağı’dır. Efes’te bulunan Celsus Kütüphanesi de günümüze kadar gelen mühim bir eserdir.
URARTULAR: (MÖ. 900 – MÖ. 600)
Hurri kabileleri tarafınca M.Ö. 9. yüzyılda Van Gölü ve çevresinde kurulmuştur. Başkent Tuşpa (Van)’dır. 1. Sardur’un, M.Ö. 9. yüzyılda kurduğu Urartu Devleti, ortalama 200 yıl süresince Doğu Anadolu’da mühim bir güç oluşturmuştur. Ilkin Kafkasya’dan gelen Kimmerler, sonrasında da Saka (İskit) akınlarıyla sarsılmış, M.Ö. 600’lerde Medler tarafınca yıkılmışlardır.
Urartuların mühim özellikleri şunlardır:
-Urartu Devleti krallıkla yönetilmiştir. Ülkeyi eyaletlere ayıran Urartular, valileri merkezden atayarak merkezi otoriteyi kuvvetli tutmayı amaçlamışlardır.
-Ölümden sonraki hayata inanan Urartular, bu inançlarının etkisiyle mezarlarını oda ve ev biçiminde yapmışlar, mezarlara ölüyle birlikte kıymetli eşyalarını da koymuşlardır.
-Urartularda halkının mühim kısmı ziraat ve hayvancılık faaliyetleri ile uğraşmıştır. Urartular sulama kanalları açarak verimi artırmayı amaçlamışlardır.
-Urartular taş ve maden işlemeciliğinde oldukça ilerlemişler, yaptıkları kaleler, saraylar, tapınaklar ve su kanallarının kalıntıları günümüze kadar gelmiştir. (Toprakkale, Çavuştepe, Patnos ve Kayalıdere kaleleri).
-Urartuların dili Ural – Altay dillerine benzemektedir. Türkçeye benzeyen Urartu dili durağan(durgun) köklere takılar ilave edildikten sonra kullanılmıştır.
-Urartular Asur çivi yazısını ve hiyeroglif yazısını kullanmışlardır.
-Urartularda kral ülkeyi harp tanrısı Haldi adına yönetirdi.

FRİGYALILAR(FRİGLER): MÖ. 800 – MÖ. 676
Frig, iç-Batı Anadolu’nun M.Ö. 1000 yıllarındaki adıdır. Frigyalılar, Orta Anadolu’da  (Sakarya nehri çevresinde) MÖ. 800 yıllarında devlet kurdular. Başşehirleri Gordion’du. Friglerin en mühim kralı Midas’tır. Onun zamanında tüm Anadolu’ya egemen oldular.
MÖ.676’da Kafkaslardan Anadolu’ya giren Kimmerler tarafınca yıkıldı.

Uyarı: Krallıkla yönetilen Frigler, askerliğe ehemmiyet vermediklerinden tertipli ve kuvvetli bir orduya haiz değildi. Bir tek sarayı ve kralı sakınan bir ordusu bulunuyordu.

Friglerin mühim özellikleri şunlardır:
-Frigler ziraatçı bir kavim oldukları için dini inanışlarında tarımın tesiri görülür. Mesela Friglerin en büyük tanrıları toprak ve bolluk tanrıçası Kibele’dir. Frigyalılar dini
mevzularda Hititlerin tesirinde kalmışlardır.
-Frigler ziraat ve hayvancılık faaliyetlerini korumak amacıyla sert kanunlar yapmışlardır. Mesela, öküz öldürenler ve saban kıranlar ölümle cezalandırılmıştır. Bu durum, yaşam şartlarının toplumların hukuk kuralları üstünde etkili bulunduğunu gösterir.
-Friglerde hayvancılık faaliyetlerinin bir sonucu olarak dokumacılık gelişmiş, Tapates adı verilen halı ve kilimleri meşhur olmuştur.
-Frigler mühim tecim yollarının kavşağında yer almıştır. Bu durum Friglerin ticari alanda ilerlemesini elde etmiştir. Batı Anadolu’da, Ege adalarında ve Yunanistan’da birçok Frig eserine rastlanması, Batı dünyası ile geniş çaplı tecim yaptığını gösterir.
-Dilleri Hint – Avrupa grubundan olan Frigler, Fenike alfabesini kullanmışlardır. Hayvan hikâyeleri ifade geleneği (fabl) ilk kez Friglerde görülmüştür.

EGE VE YUNAN UYGARLIĞI
Ege ve Yunan Uygarlığı, Ege Denizi’nde ki adalar, Yunanistan, Makedonya, Trakya, Batı ve Güneybatı Anadolu’da yaşayan toplulukların meydana getirmiş olduğu uygarlıklardır.
1-GİRİT MEDENİYETİ:
Ege medeniyetlerinin en eskisi Girit’te kurulmuştur.  Geçiş yolunda olduğundan çeşitli kültürlerle etkileşim içinde olmuştur.
Girit’te insanoğlu ev yapımı yanında gömüt yapımına da ehemmiyet vermişlerdir. Bu mezarlarda altın ve gümüş eserler, fildişi mühürler, taş yada bakırdan yapılmış türlü aletler, çifte baltalar çıkarılmıştır.
Giritliler, kuvvetli bir donanmaya haiz olduklarından adadaki saray ve şehirlerin etrafına sur yapma ihtiyacı duymamışlardır. Tarihin ilk denizcilerinden kabul edilen Giritliler, tecim alanında ilerlemişlerdir.
2-MİKEN MEDENİYETİ:
M.Ö. 2000 yıllarında Orta Avrupa’dan gelen Akaların Yunanistan’a yerleşmelerinden sonrasında kurulmuştur. Büyük saraylar ve anıt mezarlar yapmışlardır. Dini yönden Giritlilerden etkilenen Miken halkı, mezarlara ölüyle beraber kıymetli eşyalar koyarak ölümden sonrasında yeni bir yaşamın başladığı görüşünü benimsemişlerdir.
Mora yarımadasında ortaya çıkan Miken uygarlığı Çanakkale Boğazı’na haiz olabilmek için Truvalılar ile savaşlarıyla tanınmışlardır. Bu savaşlar Homeros’un İlyada Destanı’na mevzu olmuştur. Orta Avrupa’dan Yunanistan’a gelen Akaların kurduğu bu devlete Dor’lar son vermiştir.
3-YUNANİSTAN
Akalardan Yunanistan’ı alan Dor’lar yunan medeniyetinin temelini oluşturdular. Dor şehirlerine zaman içinde polis denilmeye başlandı. En meşhur Yunan şehirleri Atina, Isparta, Korint ve Tebai’dir. Yunan kent devletleri MÖ IV. yüzyılda Makedonya egemenliğine girmiştir.
Yunan uygarlığının mühim özellikleri şunlardır:
-Yunanistan’da her polis (kent) ayrı bir devletti. Bu kent devletleri iç ve dış siyasetlerinde bağımsızdı. Kanunlarını kendileri yapıyor ve uyguluyorlardı. Kent devletleri başlangıçta krallar tarafınca yönetiliyordu. Sadece asillerin güçlenerek idareyi ele geçirmeleri üstüne aristokratik hükümetler kurulmuştur.

Uyarı:

Yunanistan’da kent devletlerinin bulunması iç çatışmalara niçin olmuş ve siyasal birliğin kurulmasını engellemiştir.

-Yunanistan’da tecim yaşamının gelişmesi sonucunda tüccar, sanayici, gemici ve sanatkarlardan oluşan orta derslik dünyaya gelmiştir. Yönetime katılmak isteyen orta derslik köylülerle birleşerek soylularla savaşım etmişlerdir. Bu mücadeleler sonucunda Solon ve Klistenes Kanunları ile sınıflar arasındaki ayrıcalıklar kaldırılmaya çalışılmıştır.

Bu kanunlar ile;

Köylülerin borçları affedilmiş, borcunu ödeyemediği için köle durumuna düşenlere özgürlükleri geri verilmiştir.

Derslik farklılıkları ortadan kaldırılmıştır.

Halk  meclisleri açılarak, halkın yönetimde söz sahibi olması sağlanmıştır.

İlk Çağ’da demokratikleşme süreci başlatılmıştır.

-Kölelerin güçlenmesinden ve ayaklanmasından çekinen Yunan kent devletleri büyük askeri güç bulundurmuşlardır. Isparta kara, Atina ise donanma yönüyle Yunanistan’ın en kuvvetli ordusunu kurmuştur.
-Fazlaca tanrılı bir inanışa haiz olan Yunanlılar, tanrılarını insan şeklinde düşünmüşlerdir. Yunanistan’da Fikri gelişmeyi sınırlandırmayan ve fedakârlık gerektirmeyen bir din ortaya çıkmıştır. Fazlaca sayıdaki yunan tanrılarının Olympos dağında oturduğuna inanılırdı.
-Yunanlılar tanrılarının yardımını almak yada öfkesini yatıştırmak için spor, müzik ve şiir yarışmalarına ehemmiyet vermişlerdir. Bunların en ünlüsü ilk kez MÖ 776’da kutlanan ve dört yılda bir tekrarlanan Zeus adına düzenlenen olimpiyat oyunlarıdır. Olimpiyatlar Yunan toplumunun kaynaşıp ortak bir kültür oluşturmalarına katkıda bulunmuştur.
-Yunanlılar kolonicilik faaliyetlerinde gelişmişlerdir.

Yunanlıların koloniler kurmasında etkili olan nedenlerden bazıları şunlardır:

1- Ülkenin minik ve dağlık olması

2- Tarıma elverişli toprağın azca olması ve nüfusun artmasıyla toprak ihtiyacının artması

3-Tecim ve sanayinin gelişmesi, serüven ardındaki insanların yurt aramaları

-Yunanlılar Akdeniz ve Karadeniz’in çeşitli yerlerinde koloniler kurmuşlardır.

Bu sayede,

1-Tecim faaliyetlerini geliştirmişlerdir. Bunun sonucunda Yunanistan’da kuvvetli bir tüccar sınıfı ve tecim filosu ortaya çıkmıştır.

2-Yeni topraklar üstünde egemenlik kurmuşlardır.

3- Yunan kültürü değişik bölgelerde tanınmıştır.

-Yunanistan’da MÖ V. yüzyılda tarih bilim dalı olarak ortaya çıkmıştır. Yunanistan’da tarihçilik Heredot’la başlamış ve Tukidides ile en yüksek seviyeye ulaşmıştır.
-Yunanlılar felsefe, tarih, aritmetik, geometri, tıp ve astronomi alanlarında ileri gitmişlerdir. Felsefe, Batı Anadolu’da doğan, Yunanistan’da gelişmiştir. Yunan felsefesinin temsilcileri Sokrat, Eflatun ve Aristo’dur.
-Yunanlılar MÖ VIII. yüzyıl başlarında iyonyalılardan Fenike alfabesini alarak kullanmışlardır. En eski ve en mühim yazınsal eserleri Homeros’un İlyada ve Odise destanlarıdır. Batı Anadolu kıyılarında ortaya çıkan bu destanlar, eğitim ve ulusal birlik duygularının pekiştirilmesi yönüyle Yunanlıları etkilemiştir.
-Yunan sanatının en mühim eserleri mimari, fotoğraf ve heykeltıraşlık alanlarında ortaya çıkmıştır. Yunan uygarlığının egemen olduğu yerlerde birçok tiyatro, mabet, tanrı ve insan heykelleri yapılmıştır.

Özetlemek gerekirse Mevzu Başlıkları

10-ROMA İMPARATORLUĞU:(MÖ.753 – MS.395)

Roma İmparatorluğu’nun temelini  Avrupa’dan göç eden İtalikler ile Batı Anadolu’dan göç eden Etrüskler ve yerli halk olan Latinler atmıştır. Etrüsklerin dil ve kültür açısından Türklerle akraba oldukları tespit edilmiştir.
M.Ö. 753 senesinde bir kent devleti olarak kurulan Roma İmparatorluğu disiplinli, planlı ve teşkilatlı hareket ederek kısa sürede Avrupa, Anadolu, Suriye, Filistin, Mezopotamya ve Şimal Afrika’nın tamamına başat olmuştur.
Roma İmparatorluğu’nda Krallık (MÖ. 735 – 510), Cumhuriyet (M.Ö. 510 – 27) ve İmparatorluk (MÖ. 27 – M.S. 395) dönemleri yaşanmıştır.

Kavram Bilgisi:

Aristokratik Cumhuriyet: Seçme ve seçilme hakkı şeklinde siyasal hakların yalnız soylulara ilişkin olduğu yönetim şeklidir. İlk Çağda Yunanistan ve Roma’da görülmüştür.

Roma toplumu  Patriciler, Plepler ve Köylüler olmak suretiyle üç sınıfa ayrılmıştır. Roma’da patriciler (soylular) ile plepler (Roma’ya sonradan gelen halk) içinde çatışmalar yaşanmış, plepler tüm siyasal ve toplumsal hakları ellerinde bulunduran patricilere karşı isyan etmişlerdir. Bu çatışmaları önlemek isteyen Romalılar, Yunan kanunlarından yararlanarak 12 Levha Kanunları’nı yapmışlardır (M.Ö. V. yüzyıl). Roma hukuku II. ve III. yüzyıllardaki düzenlemelerle muhteşem hale gelmiştir. Roma’nın yapmış olduğu ilk yazılı kanunlar olan Oniki Levha kanunları pek oldukça devletin hukukuna temel olmuştur.

Uyarı: Günümüz Batı dünyasında uygulanan hukuk kurallarının temeli Roma hukukuna dayanır. Bu hukuk kuralları bazı değişimlerle Bizans hukuku adıyla Doğu Roma’da da yürürlükte kalmıştır.

Roma İmparatorluğu önceleri oldukça tanrılı bir inanışa sahipti. Hıristiyanlığın yayılmaması için oldukça sert tedbirler almışlar fakat başaramamışlardır. 313 Milano fermanı ile Hıristiyanlığı özgür bırakmışlardır. 381 de de Hıristiyanlık Roma’nın resmi dini olmuştur.
Romalılar; Fenikeliler, İyonyalılar ve Yunanlıların geliştirdiği alfabeye son şeklini kazandırmışlar ve Latin Alfabesi’ni oluşturmuşlardır. Mısır’dan aldıkları Güneş yılı esaslı takvimi, Sezar ve Papa XIII. Gregor dönemlerindeki düzenlemelerle bugün kullandığımız Miladi Takvim haline getirmişlerdir.
Mimari alanında ilerleyen Romalılar, Yunanlılardan aldıkları yapı şeklini, Etrüsklerden aldıkları kemer ve kubbeleri eserlerine başarıyla uygulamışlardır.
Romalılar Anadolu’da yeni yollar yapmışlar ve gerekseme duydukları ürünleri Anadolu’dan götürmüşlerdir. Anadolu’da Romalılardan kalan eserler içinde İstanbul’da Çemberlitaş ve Bozdoğan Kemeri, Ankara’da Avgustos Tapınağı ve Roma Hamamı, Antalya’da Aspendos Tiyatrosu meşhurdur.
Roma İmparatorluğu, Kavimler Göçü’nün meydana getirmiş olduğu kargaşa ve iç savaşlar sonunda Doğu ve Batı olarak parçalanmıştır (395). Bunlardan Batı Roma 476’da, Doğu Roma (Bizans) ise 1453’te yıkılmıştır.
-BİZANS İMPARATORLUĞU (DOĞU ROMA İMP.):395 – 1453)
Roma İmparatorluğu’nun Kavimler Göçü’nün yıkıcı etkisinden kurtulamayıp 395’te ikiye ayrılmasından sonrasında İstanbul başkent olmak suretiyle Anadolu’da Doğu Roma İmparatorluğu (Bizans) kuruldu. İstanbul bununla birlikte Ortodoks Hıristiyanlarında merkezi olmuştur.
Bizans İmparatorluğu 12 değişik sülale tarafınca yönetilmiş ve imparator; başkomutan, başyargıç ve yasa koyuculuk yetkilerini elinde toplamıştır.
Bizans İmparatorluğu’nda kilise imparatora bağlı idi ve Ortodoksların dini lideri patrik imparator tarafınca atanıyordu. Bu durum Avrupa’daki kilise ve papanın krallar üstündeki baskısının tersine imparatorun patrik ve kilise üstünde baskısının bulunduğunu göstermektedir.
İstanbul, Bizans Periyodu’nde mühim bir kültür ve sanat merkezi haline gelmiş, bu zamanda meydana getirilen Ayasofya Kilisesi dünya tarihinin mühim eserleri içinde yer almıştır. Aya İrini, Hora (Kariye Camii), Sergios ve Baküs Kiliseleri, Binbirdirek ve Yerebatan Sarnıçları İstanbul’daki Bizans mimarisinin dikkat çekici örnekleridir.
Bizans doğuda Sasaniler, güneyde Abbasiler ve Balkanlarda da Peçenek, Kuman, Avar Türkleriyle uzun süre savaşım etmek zorunda kaldılar.
Bizans 1071’de Malazgirt Savaşı’nda Türklerin Anadolu’ya girmesini ve Selçuklu Devleti’nin kurulmasını engelleyemedi. 29 Mayıs 1453 senesinde Fatih Sultan Mehmet İstanbul’u alarak Bizans’ı yıkmıştır.
Selçuklu Ordusunun Bölümleri
Hassa Askerleri
Sultana bağlı hususi birliklerdir. Çeşitli Türk boylarından seçilmiş atlı birliklerden oluşan hassa askerleri devlet merkezini korurlar ve her an harbe hazır olurlardı. Giderleri ikta gelirleri ile karşılanırdı.
Gulaman-ı Saray
Direkt sultana bağlı muhafız birlikleridir. Değişik ulusların evlatları minik yaşta alınarak yetiştirilirdi. Maaşlı olan bu askerler hükümdarı korumakla görevliydiler.
Eyalet Askerleri
Melik ve eyaletlerdeki valilerin emrindeki askerlerdir. Tamamı atlı olan bu askerler ikta topraklarından elde edilmiş vergilerle yetiştirilirdi. Harp zamanında orduya katılırlardı.
Türkmenler
Sınırlara yerleştirilen Türkmenler hem fetih hareketlerini yürütüyor hem de sınırları koruyorlardı. Sultan istediği takdirde harp zamanında orduya katılıyorlardı.
Sipahiler
İkta topraklarından elde edilmiş gelirlerle oluşturulan bu askerler, ordunun en büyük bölümünü teşkil ediyordu.
Destek Kuvvetler
Selçuklulara bağlı devlet ve beyliklerin harp zamanında gönderdikleri askerlerdir. Gerek duyulduğu zamanlarda komşu uluslardan ücretli asker toplandığı da olurdu.
HUKUK SİSTEMİ
Türk – İslam devletlerinin hepsinde hukuk sistemi nerede ise aynıydı. Türk töresi, İslami kurallar içinde tekrardan gözden geçirilerek düzenlenmişti.
Hükümdar adalete ehemmiyet verirdi. Divan-ı Mezalim yargı darın başkanlığında haftanın belirli günlerinde toplanarak halkın şikâyetlerini dinlerdi. Divan-ı Mezalim’de kadıların kararlarına meydana getirilen itirazlar görüşülür, siyasal suçlular devlet düzenini bozanlar yargılanırdı.
Türk devletlerinde şer’i ve örf’i olarak iki yargı bulunmaktaydı:
Örf’i Yargı
Başlangıcında Buyruk-i Dad (Hakkaniyet bakanı) bulunurdu. Vergiler, İkta sorunları, tecim hayatına ilişkin problemler ve askeri teşkilata ilişkin problemler bu yargıya bakılırsa çözümlenirdi.
Şer’i Yargı
Kadı’ul-Kudat’ın başlangıcında bulunmuş olduğu şer’i yargı; ölüm, miras, hayır işleri, dini kurallar, boşanma ve evlenme şeklinde mevzulara bakardı.
Hükümdar adalete ehemmiyet verirdi. Divan-ı Mezalim hükümdarın başkanlığında haftanın belirli günlerinde toplanarak halkın şikayetlerini dinlerdi. Divan-ı Mezalim’de kadıların kararlarına meydana getirilen itirazlar görüşülür, siyasal suçlular ve devlet düzenini bozanlar yargılanırdı.
Hakkaniyet işlerinde görevli kişilerin atanmalarına ve verdikleri kararlara Divan-ı Saltanat yada öteki divanlar karışamazdı. Kadılar herhangi bir siyasal baskıya uğramaksızın görevlerini yürütürlerdi.

YORUM: Bu durum yargı bağımsızlığına ehemmiyet verildiğini göstermektedir.

SOSYAL HAYAT
İlk Türk devletlerinde olduğu şeklinde Türk – İslam devletlerinde de toplumsal derslik farklılıkları yoktu. Kanunlar önünde hepimiz eşitti. Toplumsal yapı bu bakımdan Orta Çağ Avrupası’ndan ve kast sisteminin uygulanmış olduğu Hindistan’dan tamamen faklıydı.
Selçuklularda cemiyet, hanedan üyeleri başta olmak suretiyle yöneticiler ile yönetilen ahaliden meydana geliyordu. Hanedan ve devlet ileri gelenlerinin büyük yetkileri olmasına karşın, şehirde ve köyde yaşayan halkın, kanun karşısında hak ve vazifeleri vardı. Şer’i hükümleri karşısında hepimiz eşitti.
TOPRAK YÖNETİMİ
Köylü hür olup, toprağın hâs ve iktâ oluşuna bakılırsa hükümetin himayesi altında çalışırdı. Vergisini verirdi. Mülk topraklar, kalıtım yöntemiyle ufaklıklara geçerdi.
Topraklar Selçuklularda üç temel  kısma ayrılmıştı:
1-Miri (devlete ilişkin),
2-Mülk (şahıslara ilişkin) ve
3-Vakıf (halkın toplumsal gereksinimlerine ilişkin) olarak üçe ayrılırdı.
1-Miri Arazi: Devlete ilişkin topraklara miri arazi denirdi. Miri arazi üçe ayrılmıştı:
a-Özgü Toprakları: Hükümdar ve ailesine ilişkin topraklardır. Hükümdar ve ailesinin harcamaları karşılanırdı.
b-İkta Toprakları: Devlet memurlarına, komutanlara ve hassa ordusunun mensuplarına yaptıkları vazife karşılığında maaş yerine bu toprakların vergi gelirleri verilirdi. İkta sahipleri bu gelirlerin bir kısmı ile asker beslemek zorundaydılar. Mülkiyeti devlete ilişkin olan bu topraklar devlet memuru görevden alınınca yerine gelene verilirdi. Topraklar üç yıl üst üste ekilmezse köylünün elinden alınırdı.
İkta topraklarını halk ekip diker vergisini devlet yerine ikta sahiplerine verirdi. İkta sahipleri fazla vergi almaya kalkarsa, halk bu durumu sultana yakınma edebilirdi.
İkta Sisteminin Yararları
1• Devlet hazinesine yük olmadan harbe hazır bir ordu oluşturulmuştur.
2• Üretimin sürekliliği sağlanmış, böylece iktisat canlanmıştır.
3• Göçebe Türkmenlerin yerleşik hayata geçmeleri sağlanmıştır.
4• Devlet otoritesi ülkenin her tarafına yayılmıştır.
c-Haraci Topraklar: Müslüman olmayan halkın kullanımında bulunan topraklardı. Bu topraklardan haraç vergisi alınırdı.
2-MülkToprakları: Hükümdar tarafınca komutan ya da devlet görevlilerine üstün hizmet karşılığında verilirdi. Mülk topraklar miras bırakılabilirdi.
3-Vakıf Toprakları: Gelirleri cami, medrese, imaret ve köprü şeklinde toplumsal hayır kurumlarına bırakılan topraklardı.
EKONOMİK HAYAT
Selçukluların hakim olduğu Horasan, Iran, Irak, Anadolu ve Suriye ekonomik bakımdan en yüksek seviyeye çıkarak, milletler ve kıtalar arası ticarette köprü görevi görüyordu. Ülke içinde ve haricinde, kıtalar ve milletlerarası ticareti emniyetle elde eden yol ve kervansaraylar yapılmıştı.
Selçuklu ülkesinin her türlü ziraat ürününün yetişmesine uygun iklime, coğrafi ve naturel zenginliklere haiz olması yardımıyla ülkede bolca mahsul yetişiyordu.
Ticaretin gelişmesi, gümrüklerin azlığı, üretimin bolluğu, otlak ve hayvanların çokluğu sebebiyle, Selçuklu ülkesinde zenginlik ve refah vardı.

YORUM: Selçuklular, tecim alanında geliştirdikleri yeni modellerle beraber kent ve bölgeler içinde ana para aktarımını kolaylaştırmışlardır. Bu zamanda kullanılan “Çek Yöntemi” para ekonomisindeki ileri düzeyi göstermektedir. Bu yöntem “çek” kelimesiyle beraber Avrupa’ya aktarılmış ve çağıl bankacılığın bir yöntemi olarak bugüne dek gelmiştir.

14. yüzyıl başlangıcında Fransa ve İngiltere krallıklarının bütçeleri sadece 3,5 – 4 milyon altın civarındaydı. Aynı dönemde Tebriz şehrinin bütçesi ise bu krallıklardan biri seviyesinde bulunuyordu.

Fütüvvet teşkilatı, esnafın kendi aralarında birleşerek kurmuş oldukları dini – tutumsal bir teşkilatlanmadır. Her zanaat kolu, bir onca teşkilatına bağlıydı. Loncalar, meslek ve erbabını denetim altında tutardı. Bu teşkilat sonrasında Osmanlılara geçmiştir.
Şehirlerde esnaf ve tüccar mallarının alınıp satılmış olduğu, tanıtılmış olduğu pazarlar kurulurdu. Selçuklular, çoğu zaman şeker ve kıymetli eşya alıp, at, halı, ipek ve maden satarlardı. Yaşam pahalılığı, yok denecek kadar azdı.

UYARI: Selçuklularda 1056 ile 1113 yılları arasındaki elli yedi senelik fiyat yükselmesinin oranının toplamı yüzde onu geçmemiştir.

Türk İslam Devletlerinin Başlıca Gelirleri
•1-Öşür: Müslümanların yetiştirdikleri ziraat ürünlerinden onda bir oranında alınan vergi
2-Haraç: Müslüman olmayanların arazilerinden ve ürünlerinden alınan vergi
3-Cizye: Müslüman olmayan erişkin ve sağlam erkeklerden askerlik yapmadıkları için yılda bir kez alınan vergı
4-Muharebede elde edilmiş ganimetlerin beşte biri
5-Orman, tuzla ve maden işletmelerinden alınan vergi
6-Ticaretten alınan gümrük vergisi
7-Bağlı devletlerin gönderdikleri armağan ve vergiler
BİLİM VE EĞİTİM
Selçuklu devlet adamları bilimin gelişmesi için tüm imkanlarını seferber etmişti. Dini eğitim ve öğretimin yapıldığı medrese, tekke ve zaviyeler ülkenin her tarafında yaygındı.
Selçuklular Periyodu’nde, rasathaneler kurularak gök cisimlerinin hareketleri izlenmiş ve Celali takvim hazırlanmıştır. Matematik ve astronomi alanlarında Ömer Hayyam, Muhammed Beyhaki, Ebü’l-Muzaffer İsferayini, Vasiti, Ahmed Tüsi ve daha pek oldukça alim yetişip kıymetli eserler vermişlerdir. 3. yüzyılda İslam ülkelerindeki Moğol tahribatı sebebiyle bunlardan yaralanma imkânı büyük seviyede kaybolmuştur.
Selçuklu sultan ve devlet adamlarının desteğiyle mühim edebiyatçı ve şairler yetişmiştir. Selçuklu sarayında, devlet kurumlarında ve yazınsal eserlerde çoğu zaman Farsça, medrese çevrelerinde Arapça, Selçuklu hanedanı ile Türkmenler içinde ve orduda da Türkçe konuşulup yazılırdı. Selçuklularda Farsça ve Arapçaya ağırlık verilmesi Türkçenin gelişimini yavaşlatmıştır.
Selçuklu Medreseleri
İslam dünyasında Hz. Peygamberin uygulamaları ile başlamış olan bilim alanındaki kurumsallaşma, Selçuklular Periyodu’nde yeni bir boyut kazanmıştır. Selçuklular, İslami ilimlerin yanı sıra dönemin fen bilimlerinin de öğretildiği çeşitli fakültelere haiz, üniversite durumunda büyük medreseler yaptırmışlardır.
İlk Selçuklu medresesi Tuğrul Bey tarafınca Nişabur’da açılmıştır. Alp Arslan döneminde Nizamülmülk tarafınca oluşturulan Bağdat’taki Nizamiye Medresesi eğitim alanında en gelişmiş kurumdu. Nizamiye Medresesi dünyanın il üniversitesi kabul edilmektedir. Bu medresenin İsfahan, Nişabur, Belh, Herat ve Basra’da da benzerleri vardı.
Medreselerde, uzmanlarca okutulan matematik, astronomi, geometri, cebir, fizik, kimya alanlarında mühim bilginler yetişmiştir. En tanınmış alim ve fikir adamları müderris denilen eğitimciler olarak göreve alınmış, yalnız müderrisler değil, öğrenciler de maaşa bağlanmıştır.

UYARI: Medreseler devrin kültür ve sanat anlayışını etkilediği şeklinde, toplumsal yapısına da yön vermiştir. Medreseler uygulamış olduğu eğitim öğretim programıyla bir taraftan bilim ve sanat adamları yetiştirirken öteki taraftan da Batıni hareketine karşı toplumu bilinçlendiriyordu.

SELÇUKLU BÜTÇESİNDE EĞİTİME AYRILAN PAY

Melikşah tahta geçtikten sonrasında Divan toplantısında her kurumun kendi bütçesini yapmasını istedi. Emekler başladı. Gelirler toplandı, giderler hesaplandı. Nihayet bütçeler Sultan Melikşaha arz edildi.

Melikşah, hepsini tek tek inceledikten sonrasında: “Görüyoruz ki bütçemizde yoksullara, muhtaçlara, yetimlere, dervişlere, ilim eğitim edenlere, sanatkarlara pek bir şey ayırmamışsınız. Bu saydıklarımız için bütçeye üçyüz bin altın konsun.” Dedi Bu komut, dönemin Harbiye Nazırı’nı rahatsız etti. Sultanın etmiş olduğu meblağ, neredeyse tüm askeri harcamalara eşitti. Ona bakılırsa devletin genişleyip büyümesinde, korunup yükselmesinde savaşlarda zafer kazanıp ganimet toplanma en büyük hisse, alimlerin, dervişlerin, yetimlerin, sanatkarların değil, ordunundu. Sultan Melikşah orduyu medrese mollalarıyla bir tutuyordu. Daha çok dayanamadı: “Bu miktar para ordunun bütçesine eklenirse, Bizansın surlarını dahi aşarız!” dedi.

Sultan Melikşah: “Yanlışın var!” diye yanıt verdi, “Biz şimdiye kadar alimleri, fakirleri, dervişleri, yetimleri, muhtaçları gözetmeseydik, ordumuz değil yeni beldeler fethetmek, başkentimizi bile korumaktan aciz kalırdı.”

Hepsini tek tek süzdükten sonrasında devam etti: “Biz memleketleri, kılıçtan evvel, yoksul ekibi ve derviş-molla kısmının dualarıyla fethederiz. ‘Duanız olmasaydı ne ehemmiyetiniz olurdu?’ buyuran Cenab-ı Hakk’a vallahi billahi ki bütçemizde meydana getirilen en hayırlı yatırım budur.”

Nizamül Mülk’e döndü: ‘Söylediklerim yanlış mı vezirim.”

Baba yadigarı şanlı vezir fanatik fanatik Melikşah’a bakıyordu: “Hayır Sultanım, oldukça doru söylediniz. Askerlerinizin okları bir  milden öteye geçmezken, Nizamiye Medreselerinde yetişen içsel ordunun duaları Arş’a ulaşıyor. Selçuklu Devleti ikisinin yardımıyla gelişecektir.”

MİMARLIK VE SANAT
Selçuklularda saray, medrese, cami, mescit, türbe, kümbet, kervansaray, ribat, han, çarşı, hastane, kaplıca, hamam, çeşme, ev, yol, kale, sur, kule, tersaneler ve öteki toplumsal, sivil ve askeri eserler belli başlı mimari eserleri oluşturur.
Selçuklu mimari ve sanat eserlerinin Bir çok birer şaheserdir. Batınilerin ve Moğolların tahribatına karşın ayakta kalabilenler, uzmanlarınca hala hayranlıkla incelenmektedir.
İlk Büyük Selçuklu Hükümdarı Tuğrul Bey’in defnedildiği, Rey’deki Künbed-i Tuğrul ile, İsfahan, Hemedan ve Merv’de öteki sultanlara ilişkin görkemli türbeler Selçuklu mimarisinin mühim eserlerindendir.
Yazıt, hat, tezhip, süsleme, minyatür, çini, hali, kilim ve seccadeler ise Selçuklu eserlerine ayrı bir zenginlik kazandırır. Çadır şeklinde meydana getirilen kubbeler de Selçuklu mimari eserlerinin bir özelliğidir.
Selçuklular, Merv, Rey, İsfehan, Hemedan, Bağdat ve Nişabur’da görkemli saraylar ve camiler de inşa etmişlerdir.

YORUM: Bağdat’ta İmam-ı Azam Ebu Hanife’ye ve Necef’te Hazret-i Ali’ye ilişkin türbe ve külliyelerin Sultan Melikşah tarafınca yapılması, Selçukluların Sahabe-i Kiram, Ehl-i Beyt ve alimlere saygılarının bir göstergesidir.

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir