Türk Hikmeti ve Devlet İlişkisi

Yer kürede büyük medeniyetlerin kurulduğu bölgeler: Ekvatorun şimal yarım küresidir. Burası Çin denizinden Atlas Okyanusuna kadar olan yerdir.

Büyük dinler, felsefeler, sanat eserleri, büyük devletler hep bu kuşakta doğan ve yeşermiştir. Türkler de tarihte kurmuş oldukları ve Cumhurbaşkanlığı forsunda yer edinen ve almayan devletler bu coğrafyada ve bu coğrafyalarda yeşeren medeniyetler üstünde varlıklarını sürdürerek ve yaşayarak günümüze kadar gelmişlerdir.

Türk milletinin tarih sahnesinde birçok devletleri yıkıldığı halde ad değiştirerek varlıklarını sürdürmedeki ana düşünceleri nedir?

Bu soruya yanıt olarak Hilmi Ziya Ülken’i desteğe çağıralım: “Tarihte Yunan, İran ve Türkler hikmet yaratan üç millettir. Hint, İslâm ve Avrupa uygarlığı kendine özgü bir hikmet yaratamamışlardır. Sadece, Türk hikmeti ne Yunan hikmeti şeklinde kadercidir ne de İran hikmeti şeklinde hayalcidir. Türk hikmeti hakikatçi ve terakkicidir.”

Türk hikmetine bakılırsa doğal nizamı devam ettirmek ve mesut olmak için bilgili, cesaretli ve kanaatkâr olmalıdır. Bilgili olmak, doğa nizamını bilmek ve onu bozabilecek sebeplere karşı hazır olmaktır. Tabiattaki seviye ve uyum toplumsal hayatta da sürmelidir.

Hakanın en büyük gayesi il birliğini temin etmek, Türk milletini egemen kılmak, onu yüceltmek ve internasyonal barışı sağlamaktır. O, tüm harpleri de bu gayeye bakılırsa varmak için yapardı. Bu anlayışla kitabelerde Türk kağanı şu şekilde demektedir;

“Çıplak budunu elbiseli, fukara budunu varlıklı ettim. Azca halkı oldukca ettim, dört taraftaki milletleri hep barışsever ettim, düşmansız kağanım… Ben hiçbir süre varlıklı bir halka hakan olmadım. Ben, karnı aç, üstü çıplak, düşkün ve sefil bir halka hakan oldum… Halkımızı su ve ateş (şeklinde birbirine düşman) kılmadım… iline ve kağanına sadık olanlara iyi davrandım. Dört bir bucakta yaşayan halkı barışa zorunlu ettim ve onları düşman kılmadım. (Bu yüzden) onların hepsi bana itaat ettiler.”

Eski Türklerde mühim bir anane, yağmalı toy geleneği vardı. Halkın gereksinimlerini karşılamak için, her yıl tertipli olarak töre gereği hükümdar ihtiyacı olanlara mallarını dağıtarak gereksinimlerini gidererek toplumsal adaleti bir halde giderirdi. Cömertlik beye yakışır, cimrilik yakışmazdı. Bir beyin kötüsüne söylenen söz, “Biz onun sofrasında bir lokma bile yiyecek yemedik.” sözüdür.

Toyda yenilip içildikten sonrasında Kağan, hatununun elinden tutarak otağdan uzaklaştırır, davetliler orada bulunan tüm eşyayı yağmalarlardı. Gelenler, yağmadan sonrasında Han’ı selamlayarak yurtlarına dönerlerdi Türk devlet anlayışında bunun iki temel sebebi vardı, halkın varlıklı kılınması, hükümdarın mal, mülk ve servet ardında koşan değil, adaleti esas alan ve onu tatbik eden biri olmasını sağlamaktı.

“Padişahlar için gömü lüzumlu midir?” sorusuna bir bilgenin verdiği yanıt şöyledir: “Padişahlar için aslolan gömü halkın hayır duasıdır.” Halk, hayır duasını karnı tok, güvenliği tam, hakkaniyet, refah içinde geleceğe umutla bakmış olduğu süre yapar. Halk, mazlumun ahının ta arşa kadar ulaşacağına da inanırdı. Yunus Emre; “Ne hoş demişsin bal u şeker yemişsin. Ballar balını buldum kovanım yağma olsun.”

İyi bir yönetimi kötüsünden ayıran şey, adil ve erdemli yasalardır. Adil bir paylaşımdır. Yönetimin meşruiyetini elde eden da buydu. Siyasî yaşam iyi yasalarla uyum içinde bir yaşam anlama gelir. “Devlet küfürle ayakta durur sadece zulümle, erdemsizlikle, hukuksuzlukla durmaz” ilkesi Osmanlı kayıtlarında yer almıştır.

Kağan Tanrı adına iş meydana getiren değil, temsilcisi ya da elçisidir. Osmanlı sultanları “zıllu’llahi fi’lâlem” kısaca “Tanrı’nın yeryüzündeki gölgesi” olarak görmek suretiyle adeta klasik İslâm Hilafeti anlayışından ayrılarak Tanrı’nın gölgesi ve temsilcisi olduklarına değil, tanrısal hakkaniyet ve nizamın temsilcisi olduklarına inanarak bu sıfatı kullandılar.

Hunlar döneminde Mete’nin hükümdarlığını meşrulaştıran ve onu tahta çıkaran da Gök Tanrı/Yüce Tanrı/Yüce Tanrı’dır. ‘Kut’ terimi “Mete Tanrısı’nın Kut’u”dur. Bilge kağan “Kut’um olduğundan Kağan oldum” demek suretiyle Tanrı’dan kut almak ona benzeyen telakki edilmekteydi.

Kut alan kağan karizmatik ve semavi özelliği olduğundan Tanrı’nın iradesiyle tahta çıktığına inanılmaktaydı. Sadece tahtan inişinde de Tanrı’nın iradesi egemendi.

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir